Bari, dünyaya bir çocuk getirmiş olsaydı, analık şefkatinde gönlünün bu uluyan açlığını teskine belki imkân bulacaktı. Fakat, işte, o da olmamıştı. Selma Hanım, böylece, yalnız, kısır ve avare, otuz yaşına doğru yol alıp gidiyordu. Hakkı Bey’in senede birkaç bin lira sarfederek süslediği lâvantalarla bir tropika çiçeği haline sokup nice dans kavalyelerinin kolları arasına bıraktığı bu kadının bir lüks eşyasından, bir faydasız süsten –nihayet tutalım da– bir zevk âletinden farkı neydi? Bu milli oluş içinde ne gibi müsbet bir rolü vardı? Neye yarıyordu? Ne yapıyordu? Belki, düne kadar kocası için ciddi bir gönül ihtiyacını tatmin ediyordu. Lakin, şimdi bir tiyatro şanosuna benzeyen bu aile ocağında aşk odu çoktan sönmüş ve perde yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Selma Hanım, bir sevgili rolü için süründüğü boyaları yıkayıp ve taktığı perukayı çıkarıp gündelik esvaplarını giyerek, asıl hayatına, kendi hayatına atılmak isteyen bir aktris bezginliğini duyuyordu. Kendi hayatı mı? Lakin Selma Hanım’ın kendi hayatı, asıl hayatı ne idi? İşte, bunu bir türlü tayin edemiyordu.
AnkaraYakup Kadri Karaosmanoğlu