Gönderi

Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi
Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü bayramında, Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştu. Bu hitabe Türk milletini, ilim sahasında, umran [bayındırlık] ve iktisat sahasında, güzel sanatlar sahasında taze, şevkli ve toplu bir hamleye dâvet ediyordu. Selma Hanım, bu hitabeyi, bizzat Şef’in ağzından işittiği anı, dört yıldan beri, bir dakika unutamıyordu. Denilebilir ki, dört yıldan beri, hep o an içinde ve onun tesiri altında yaşıyordu. Şimdi betondan ve kara Ankara taşından stadyum’un sade ve gürbüz endamının yükseldiği yerde, o vakit, çam tahtalarından, derme çatma birtakım tribünler vardı. Şimdi, yeşil çimenle örtülü saha, o vakit, boş, çıplak ve yalçın bir çöl parçası idi ve üstünde civar köylerden, kasabalardan gelmiş bir alaca halk yığını kaynaşıyordu. İşte Mustafa Kemal, bu tribünlerin birinden, bu çöl parçası üstünde kaynaşan halka hitap ediyordu ve Selma Hanım, basına ayrılmış iskemlelerin birinden onu dinliyordu. Ve onun sonsuz bir gençlikle taravetli sarışın profiline bakıyordu. Bu profil’in en belli, en göze çarpan hususiyetleri, alında, gözyuvasında ve çenede toplanmıştı. Bu alın, çok geniş olmamakla beraber, eski Yunan heykeltıraşlarına bir genç Tanrı kafası örneği olacak derecede düzgün, âhenkli ve yontulmuş idi. Göz oyukları çukur değildi, fakat, bakışlarının derinden, çok derinden gelen bir hali vardı. Ve bütün yüzün enerjisi çenede toplanmış gibiydi. Bu kuvvetli, bu sert çene, kendi gücünden emin bir yumruk gibi hafifçe öne doğru uzanıyordu. Ve aynı ses... Selma Hanım’ın bundan on iki on üç yıl evvel, bir kere, Eskişehir İstasyonu’nda işittiği sıcak ve tesirli ses... Selma Hanım, hem dinliyor, hem zari zari ağlıyordu. İri tatlı gözyaşı taneleri ki birbiri ardısıra yanaklarından göğsüne ve ellerinin üstüne damlıyordu ve Selma Hanım onları mendiliyle silmeye lüzum görmüyor; onlar, böyle damla damla düştükçe, yüreğine bir ferahlık ve serinlik geliyordu. Hemen her cümle sonunda, halkın alkışları, sanki bu yağmurun bulutlarını toplayan gökgürültüleri idi. Selma Hanım, nutkun sonuna doğru artık kendini tutamadı. Gözyaşları bir sağnak halinde boşandı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Öyle ki, yanıbaşında oturan Neşat Sabit, onu biraz itidale dâvet etmek lüzumunu duydu. Lakin, onun gözleri de yaşla dolmuştu. Heyecandan dudakları titriyordu ve benzi sapsarı kesilmişti. Genç kadın, gözlerinin titrek ve berrak yaşları arkasından ona baktı: “Sen benden daha heyecanlısın,” dedi. “Öyle ama, ben kendimi tutuyorum. Etrafımızda birçok ecnebi var, hep sana bakıyorlar.” Bu söz, Selma Hanım’ın coşkunluğunu büsbütün artırdı. Gerçekten, şu anda, Gazi’yi dinleyen yalnız kendi kalabalığımız değildi. Cihanın dört bir köşesinden gelmiş heyetler, bütün devletlerin elçileri, diplomatlar, gazeteciler, hep ayakta, aynı saygı ve dikkat ile Türk namını taşıyan bu “mucize adamı”nın sesini dinliyordu. Selma Hanım bir, Milli Mücadele devrindeki garipliğimizi, kimsesizliğimizi, yetimliğimizi düşündü; bir de, bugünün etrafımızı saran dost ve hayran kalabalığına baktı. Yüreği iftihardan bir deniz gibi kabardı, kabardı; göğsüne sığmayacak hale geldi. Ankara Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Atatürk
·
37 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.