Aziz Bey Hadisesi, kısa sayfalarına rağmen insanın içine ağır ağır çöken, bittikten sonra da ruhunda iz bırakan kitaplardan biri. Aziz Bey’in bu dünyaya sığamayan o masum, kırılgan ve incinmeye çok açık ruhu, aslında en büyük yarayı yine kendine açıyor. Onun yaşadığı şey yalnızca bir aşk acısı değil; biraz gurur, biraz tutku, biraz da insanın kendi içindeki boşluğu yanlış bir kişide doldurmaya çalışma çabası. Bu yüzden Aziz Bey’i okurken sadece ona üzülmüyor, insanın kendi kendine nasıl zarar verebildiğini de derinden hissediyorsunuz.
Maryam ise hikâyede yalnızca bir kadın karakter değil; Aziz Bey’in içinde büyüttüğü duygunun, anlamın ve takıntının merkezine dönüşen bir simge gibi. Belki de asıl mesele Maryam’ın kim olduğu değil, Aziz Bey’in onda ne gördüğü. Çünkü bazen insan bir kişiye değil, o kişide kurduğu hayale tutuluyor. İşte bu yüzden kitap, aşkı romantikleştiren değil; aşkın takıntıya, takıntının da insanın içine çöken sessiz bir yıkıma nasıl dönüşebildiğini gösteren çok güçlü bir metin.
Bu yönüyle bana Kürk Mantolu Madonna’yı da hatırlattı. Orada da sevgi, insanın iç dünyasında büyüyen ve giderek kaderine dönüşen bir his olarak işleniyordu. Burada da benzer şekilde sevmenin, insanı güzelleştirmek kadar tüketebilen bir tarafı var. Ama Aziz Bey Hadisesi, bunu çok daha kısa bir hacimde, son derece yoğun, sade ve vurucu bir biçimde başarıyor. Az sayfaya bu kadar duygu, bu kadar kırgınlık, bu kadar iç çöküş sığdırabilmek gerçekten takdire değer.