Bu zamana kadar her yerde Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’iyle karşılaştım. Onu bu denli popüler kılan şeyin ne olduğunu tam olarak kestiremiyorum; fakat bana kalırsa ablası Charlotte Brontë, yalnızca yaşça değil, yazarlık bakımından da Emily’den oldukça ileride. Jane Eyre’ın yanında Uğultulu Tepeler’in esamesi bile okunmaz!
Jane Eyre’da öyle hüzün dolu cümleler vardı ki, bu cümlelerin taşıdığı acıyı kavrayabilmek için öncesindeki satırları da solumak gerekiyordu. Bu yüzden pek çok yerin altını çizemeden geçtim; alıntı yapamadım. Çünkü o büyük acı, tek bir cümleye sığacak kadar basit değildi. Her duygu, önce bir suskunlukla, sonra derin bir iç çekişle büyüyordu satır aralarında.
Jane Eyre karakterine kendimi beklediğimden çok daha yakın hissettim. Onun sessiz direnci, içe dönük ama sarsılmaz duruşu, dünyaya karşı yalnız kalmayı göze alarak kendi ahlaki pusulasını izleyişi bana fazlasıyla tanıdık geldi. Okurken yalnızca bir karakteri değil, zaman zaman kendi iç sesimi dinliyormuş gibi hissettim. Jane’in acıları, yalnızlığı ve onurundan ödün vermemesi, romanı benim için bir hikâyeden öteye taşıdı.
Charlotte Brontë’nin kültürel birikimi ise hayranlık uyandırıcıydı. Eserde yalnızca İngiliz toplumuna değil, farklı milletlerin yaşantılarına ve çeşitli eserlere yapılan göndermelere de rastlamak mümkün. Hatta Türk kültürüne ait izlerin dahi satır aralarına serpiştirilmiş olması, metnin ne denli geniş bir dünyaya açıldığını gösteriyor.
Sonuç itibariyle şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim:
Seni çok sevdim Jane Eyre!
Belki de bu yüzden, bitirdiğimde bir kitabı değil, bana uzun süre eşlik etmiş bir ruhu uğurluyormuş gibi hissettim…
Jane EyreCharlotte Brontë