[11.BÖLÜM] Gökten Yağan Sarı Çiçekler The Melancholy of The Lost Paradise (Kaybedilen Cennetin Melankolisi) Romanda José Arcadio Buendía, yıllardır bağlı olduğu kestane ağacının altında ölür. Ölüm anı dramatize edilmez; kimse hıçkırıklarla boğulup inleye sızlaya ağlamaz, ağıt yakmaz, gök gürüldemez. Bu büyük matem, kesintisiz bir sessizlik içinde sunulur. İşte herkesin tam da sustuğu o anda, tabiat konuşmaya başlar ve hiç alışılmadık bir şey yapar: José Arcadio Buendía’nın tabutunun üzerine gökten süzüle süzüle yavaş yavaş Sarı Renkli Çiçekler yağmaya başlar. Bu, öylesine alelade yağıp geçen bir yağış değildir; çiçekler tabutun geçtiği tüm sokakları boylu boyunca kaplar, evlerin içi dışı çiçeklerle dolar ve öyle bir yağar ki çiçeklerden evlerin kapıları açılamayacak hale gelir, insanlar her yerden küreklerle gökten düşen çiçekleri, temizlemek zorunda kalırlar ve bu yağış, günlerce aralıksız devam eder. Bu olağanüstülük, doğanın katiyen kayıtsız kalamayacağı tarzda bir ölümdür. Macondo’yu Macondo yapan bir adamın ölümünü tabiat asla sıradan bir insanın ölümü gibi olağan ve alelade bir tepkiyle geçiştirmez. Tabiat, tüm hünerlerini ve hatta olağanüstülüklerini kullanarak bu güzel insanın hakettiği gibi ona görkemli bir uğurlama yapar. Bu, insanların mateminden daha çok tabiatın, evrenin böylesi bir insanın ölümüne karşı verdiği olağanüstü bir tepkidir. Gabriel Garcia Marquez, burada yas tutmanın klişeleşmiş biçimini reddeder. Ağlama yoktur, feryat yoktur. İnsanların matemi, acısı yerine Dünya’nın/Tabiatın/Evrenin onun yokluğunu anlamaya ve anlamlandırma gayreti vardır. Gabriel Garcia Marquez, yalnızca renk ve tabiatın unsurlarını içine dahil ettiği doğa imgeleriyle değil, insanları ve tabiatı da kapsayan çok geniş spektrumlu bir kolektif yas duygusuyla José Arcadio Buendía’nın cenazesini kaldırmaktadır. Latin Amerika kıtasında bazı ülkelerde ölenlerin ardından yapılan Día De Los Difuntos (Ölüler Günü) adında bir gelenek vardır. Burada sarı–turuncu kadife çiçekleri (cempasúchil), ölülerin ruhlarına yolu aydınlatmak için kullanırlar. Kolombiya’da sarı çiçek: Güneşli coğrafyanın bir çeşit ironisiyle hem yaşamı hem de ölümle gelen kaybı taşır. Latin Amerika geleneğinde sarı renk; güneşin vaadini, tropikal bolluğu ve altın bir çağın ihtimalini işaret eder. Ancak Yüzyıllık Yalnızlık’ta bu vaat hiçbir zaman tamamlanmaz. Sarı, ışık değil; ışığın ardından kalan tortudur. Bu yüzdendir ki sarı renk, mutluluğun kendisi değil, mutluluğun bir hatırasıdır. Biraz acıklı bir cümle oldu farkındayım… Çiçekler, Macondo’nun başlangıçta vaat edilen ancak bir türlü tamamlanamayan hayalinin hüzünlü, gerçekleşmeyen bir ütopyanın görkemli bir ağıdıdır. Macondo’da gökten yapan sarı çiçekler, bir zaferi kutlamaz, bir doğumu müjdelemez. Onlar, başlamış ama asla tamamlanamamış bir rüyanın sessiz, görkemli ve ağır bir mateminin gökten yavaş yavaş süzülerek tatlı tatlı yere düşen tanecikleridir. Çiçekler, güzellikten çok aşırılığı temsil eder. Çünkü onlar zarafetiyle doğallığıyla aşırı güzeldir, fazla yoğundur, bu yüzden de yaşan(a)mazdır; tıpkı Macondo gibi. Macondo’nun cenneti vadedilir, bu eşsiz güzelliği işaret edilip herkese de gösterilir ancak her nedense oraya bir türlü her şeyiyle yerleşilemez. Tek bir kader mekanizmasının işlediği planda insan kendi cennetini kursa da bu cennette asla yaşayamaz ya da yaşatılamaz. Tıpkı Sigmund Freud’un Yas ve Melankoli kavramlarındaki o ayrım gibi. Sarı’nın Melankolisi’nin doğduğu yer, işte tam da burasıdır: Yas tutulamaz; çünkü kaybedilen şey, tam olarak yaşanmamıştır. Her bir rengin melankolisi vardır elbet eğer yazarı Gabriel Garcia Marquez ise. Melankolik hal, roman karakterlerinin ve yöresel kültürün içinde olsa da sadece sarı rengin değil siyah rengin de bir melankolisi vardır: Kara toprak yiyen siyahi renkli roman karakteri Rebecca Buendia. Onun melankolisi ise bambaşkadır. . . Sonraki bölüm ▷ #300917325
Edebiyat
·
48 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.