[10.BÖLÜM] Aureliano’ların Melankolisi: Melankoli hâlindeki bir kişi, iç dünyasında şiddetli fırtınaların ağırlığını taşırken çoğu zaman bunu üstü örtülmüş bir sessizlik ile dışarıya yansıtır. Dışarıdan bakıldığında ise bu durum, trajedisi olan bir insanın çöküşü gibi görünse de aksine çoğu kişi bunu güçlü bir kontrol ve ketumlukla kamufle eder. Böylesi dingin ve kendini geri çekmiş bir duruşa sahip olan insanların en belirgin özellikleri, kalabalıklar içindeki seçilmiş yalnızlıklarıdır. Yüz ifadeleri ve mimikleri azami bir sadelik içindedir, en ileri doğru sabit, donuk ve uzun uzun bakarlar. Onların asla acele işleri yoktur; ancak bu dinginlik, bir sakinlikten çok içsel bir yorgunluğun işaretidir. Özgecidirler; çoğu zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi duygularının önüne koyup kendini geri plana çekerler. Geçmişinde şanlı şöhretli nice başarılara imza atmış olsalar da önemsizmiş gibi davranma eğilimleri sıklıkla görülür. İçi boş ve sığ konuşan kişiler, onlara oldukça yorucu gelir. Bunların yerine anlam, hatıra, kayıp zaman, yitip giden değerler içinde hep bir derinlik arayışı içindedirler. Melankoli, bir acziyet değildir; transandant/t(a)şkın duyularla algılanan dünyanın ötesine geçiş hali ve algının yön değiştirmesidir. Algı yön değiştirdiğinde dış dünyanın gürültüsü/görüntüsü de geri çekilir, anlamın başka bir katmanı görünür hâle gelmiştir artık. Gabriel Garcia Marquez, melankoliyi hiçbir zaman bir “çöküş” olarak yazmaz; onu dünyanın gürültüsüne uyum sağlayamayan bilinçlerin bir ayrıcalığı olarak konumlandırır. Tam da Gabriel Garcia Marquez’in böylesi ayrıcalıklı bir yere konumlandırdığı bir melankoli halinin Sigmund Freud’un Yas ve Melankoli kavramlarıyla ne kadar da uyumlu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim: Freud’un Yas ve Melankoli Kavramları: İşte her şey Freud için o can alıcı soru ile başlar: “İnsan herhangi bir kayıptan sonra neden bazen iyileşir, bazen çöker?” Bu sorunun cevabı ise iki kavramda toplar: • Yas (Trauer) • Melankoli (Melancholie) Yas nedir? (Sağlıklı kayıp süreci) Yas, sevilen bir nesnenin kaybına verilen doğal tepkidir. Bu nesne; yitirilen bir insan, çokça çaba ve sabır gösterilmesine rağmen bir türlü erişilemeyen bir ideal, bir şeye veya bir kişiye yönelik yıkılan bir güven veya inanç da olabilir. Yas tutma eyleminde kişi, neyi kaybettiğini bilir. Yasın ilk evrelerinde yani acının en taze ve en yoğun olduğu dönemlerinde acı dış dünyaya yönelir ve bir süre sonra her ne kadar acısı kalıcı hasarlar bırakmış olsa da acıya alışan insan, normalleşme eğilimleri gösterir, yas ile olan bağlarını çözer, psişik enerji serbest kalır, kişi hayata geri döner. Sigmund Freud’a göre; yas acı vericidir ama patolojik değildir. Yas tutan kişi, üzgündür ancak öz benliğini kaybetmez. Melankoli nedir? (Patolojik kayıp) Eğer derin bir gözlem ve insan okuması yapılmadığında Melankoli yüzeysel olarak yas ile aynı olduğu zannedilir. Evet, Melankoli yüzeyde yas gibi görünür ama içerideki mekanizması bambaşka işler. Melankolik kişi, yas tutan kişiden farklı olarak neyi kaybettiğini tam olarak bilmez. Evet bir kayıp vardır ama bu kaybın ne olduğu belirsizdir. Kayıp, bilinçdışında olduğundan dolayı dile getirilemez. BURAYA DİKKAT (!) ▶ Bu sebepten dolayı da kaybedilen nesne benliğin içine alınır. İşte kilit nokta da tam olarak burasıdır. Melankoli halindeki kişi, bir kayıp yaşadığında asla ‘’Onu kaybettim’’ demez; ‘’Ben değersizim’’ der. Yas tutma eylemindeki gibi acısını dışarıya ses vererek, ağlayarak, dert salarak değil içine, özüne işleyen kaybı, kendi benliği olarak görür. Artık o kayıp olan şey, onun öz benliğidir. Yoğun öz-değer kaybı yaşayan bu Melankolik kişilerde kendini suçlama/aşağılama yoğun bir şekilde görülür. Ben kötüyüm düşüncesi, tüm benliğini ele geçirdiğinden dolayı sürekli olarak bir cezalandırılma dürtüsü ile yaşamasına sebep olur. Melankoli’deki kritik durum şudur ki melankoli aslında kendinden nefret değil, kaybedilen nesneye duyulan bastırılmış bir öfkedir ve kaybedilen nesneye yöneltilemeyen bu öfke, dışarıda bir çıkış yeri bulamadığından dolayı tekrar içeriye yönelerek gidecek yer olarak içerideki en derin ulaşılabilecek olan o noktayı yani benliği seçer. Bu durumda melankolik kişi, başkasını cezalandıramadığı için kendini cezalandırmış olur. Bu iki kavramın tek cümlelik bir özetini yapmak gerekirse; yasta olan kişi ‘’Dünya yoksullaştı.’’ derken melankolide olan kişi ‘’Hayır dünya değil, ben yoksullaştım.’’ der. Aureliano’lar da kaybetmenin ne olduğunu elbette çok iyi bilirler ancak neyi kaybettiklerini bilemezler. Bu yüzden yas tutamazlar; yas tutamayınca da melankoli bataklığına saplanırlar. Hayatları boyunca yaşadıkları tüm kayıplarını, benliklerine gömerler. Aureliano’ların ortak kaderi budur. Albay Aureliano Buendía, her şeyin oldukça farkındadır hatta bu yüksek farkındalığı eylemlerinin bile önüne geçer; aşkı dibine kadar yaşar ancak ona asla bağlanmaz, sadece aşk değildir bağlanmadığı şey; 17 tane oğlu olur, onlara da bağlanmaz, hatta ve hatta 32 savaş kaybeder ancak onu da umursamaz. Bu nedenle Albay Aureliano Buendía’nın 32 savaşı birden kaybetmesi basit bir yenilgi olarak yorumlanamaz. Savaş, onun için somut bir sonuç elde etme vasıtasından çok, içindeki ontolojik boşluğu geçici olarak susturma girişimidir. Bu bağlamda melankoli, edilgen bir geri çekiliş değil; aksine anlamın aşırı yoğunluğunun bilinci felce uğrattığı bir hâl olarak belirir. İktidarının en güçlü anındayken bile içsel bir sürgündedir. Onu asıl melankolik yapan şey ise zamanı ilerleyen bir çizgi olarak değil, kendi içine çöken bir döngü olarak hissetmesidir ve bu hakikat, asla değiştirilmesi mümkün olmayan bir sistemdir. Tüm bunlar, çok ilginç gözükmekte elbette ancak bunlar birer “duyarsızlık” değil; erken bastırılmış bağlanmanın sonucu olarak karşımıza çıkar. Aureliano Babilonia’ya gelindiğinde ise melankoli, artık psikolojik bir hâl olmaktan çıkar; neredeyse metafizik bir düzleme yerleşir. O, yalnızca içine kapanık ya da kederli bir karakter değildir; zamanın çizgisel akışından kopmuş, “şimdi”nin dışına savrulmuş bir varoluşu temsil eder. Melquíades’in parşömenlerini çözebilmesini sağlayan şey, salt zekâ ya da entelektüel bir keskinlik değildir; bu çözümün anahtarı melankolidir. Çünkü melankoli, bireyi şimdi zamanın zorbalığından azade kılar; geçmiş, şimdi ve geleceği aynı bilinç düzleminde buluşturur. Aureliano Babilonia’nın okuması bir anlama edimi değil, zamansal bir hatırlayıştır; metni çözerken aslında Macondo’nun kaderini değil, zamanın kendisini açımlar. Gabriel Garcia Marquez ustalığını burada da konuşturmuştur. Aurelianolar’ın hayata tam anlamıyla bağlanamayışı bir eksiklikten değil, algının fazlalığından kaynaklanır. Çünkü gündelik hayat; yüzeyde işleyen bir uzlaşılar, tekrarlar ve kabuller düzenidir. Aurelianolar ise bu düzenle yetinmez; onlar sürekli bir alt metin okuması yaparlar; yani dışarıda söylenmeyeni, içeride bastırılmış olanı görürler. Bu bakış açısı da onları kaçınılmaz bir biçimde yalnızlaştırır, fakat aynı zamanda sıradanlığın insanlığı o uyuşturan konforundan da kurtarır. Buradan geriye dönüp ilk önermeye bakıldığında, yaygın yanılgı kendiliğinden çözülür: Aureliano’lar melankolik oldukları için güçsüz değildir. Tam tersine, dünyanın ağırlığını tüm çıplaklığıyla hissedebildikleri için hafif yaşayamazlar. Gabriel Garcia Marquez’in evreninde melankoli bir çöküş hâli değil; gerçeğin yükünü taşıyabilme kapasitesidir. Aureliano’ların trajedisi zayıflıkta değil, dayanıklılığın bedelindedir. José Arcadio’lar ile Aureliano’lar romanda Marquez tarafından dikkatli bakıldığında zıt tabanlı olarak kurgulanmıştır. José Arcadio’lar, bedensel, dürtüsel ve taşkındırlar. Dış dünya ile de oldukça haşır neşir ve ona dahildirler. Aureliano’lar ise, içe dönük, düşünsel ve sessizdir. Melankolinin en saf hâlini yaşarlar; çünkü benlikleri, kaybettikleri nesnenin mezarlığına çevrilmiştir; yalnız bile değillerdir çünkü yalnızlığa hapsolmuşlardır. Geçmişi bırakmaz anılarda yaşarlar, hatıraları idealleştirir, şimdiki zaman onlar için içi boşaltılmış cansız bir varlıktır. Bu yüzdendir ki Aureliano Babilonia yazı yazar, geçmişi çözer, sırları okur, kehaneti anlar velhasıl anlamak, bazen geç kalındığının da göstergesidir. Koskoca Albay Aureliano Buendia ise işi gücü bırakıp altından küçük balıklar yapar, altını eritir sonra yeniden aynısı yapar durur. O da bilir ki balıklar da toplumların kaderi gibidir ne ilerler ne de başka birşeye dönüşür; her biri bir öncekini tekrar eder. Bu tekrar, dış dünyanın kaotik tarihine karşı kurulan sessiz bir direniştir. Biri yazıyla diğeri ise küçük altın balıkla yapar eylemini. Hayatın bizzat kendisini değil, hayatın sembollerini yaşarlar. Aureliano’ların melankolisi böyledir işte. Ancak Latin Amerika tarihinde melankolinin en acıklı hali Sarı Çiçekler’dir. Macondo Kasabası, bir kaybedilen cennettir ve bu cennetin de bir melankolisi vardır. İncelememin üzerine gökten sarı çiçekleri yağdırmanın zamanı geldi . . . Sonraki bölüm ▷ #300917483
Edebiyat
·
127 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.