*spoiler olabilir*
İki genç kadın, iki farklı tercih, tercihlerin neticesi olan iki farklı hayat.
Benim gözlemime göre, bu iki kadının ortak bir noktası var: huzursuzluk. Sürekli onları içten içe kemiren; ilerlemelerine, mutlu olmalarına, anda kalmalarına engel olan bir huzursuzluk.
Aslında bence yazar, dünya tatlısı ve hanımefendisi Ceren hanım, bize en temelde şu mesajı veriyor: neyi tercih etmiş olursan ol, sana mutlak bir mutluluk vadeden bir hayat yaşayamayacaksın. Çünkü mutluluk ve huzur, gerekli tüm koşulları sağladığını zannettiğinde bile eğer içinde huzursuzluk ve aidiyetsizlik varsa asla seninle olmaz. Bir insanın mutluluğa gönlünün olması lazım. Huzursuzlukları bertaraf etmeye kararlı olması lazım. Ancak o zaman hayatın bize sunduğu güzellikleri hakkıyla yaşayabiliyoruz.
Ben pek Asiye gibi asi değildim. Zaten annem babam da beni hep destekledi. Şehir dışında da okudum, huzurla yuvaya geri de döndüm. Yaşadığım her türlü sıkıntıda hatalı ben bile olsam gizliden gizliye beni çimdikleyip tüm dünyaya karşı delicesine beni savunacak bir annem vardı arkamda. Beni uyarır, bana kızar ama beni asla yalnız bırakmazdı. Asiye asiliğe ve huzursuzluğa o kadar aşina ki, ona dinginlik vadeden umuttan vebadan kaçar gibi kaçtı mesela. Gözünü huzursuzluk bürümüş bir kere. Herkesin hakkını savunup iş kedine gelince meseleyi sadece kavga etmek olarak algılamış Asiye.
Ceylan başka ama. Bazı huzursuzluklar insana çok tanıdık geliyor. Ceylanı kendime o kadar çok benzettim ki bazı konularda. O cesaret edip şehir dışında bir bölüm yazamadı mesela. Ben de cesaret edip yarı burslu psikoloji yazamamıştım. Sırf anneciğim ve babacığımın gözünde devleti kazanamadı özelde okudu olmamak için. Oysa ki yazsaydım alasını okuturlardı . Önce dört yıl boyunca bu pişmanlık ve huzursuzluk kemirdi kalbimi. Sonrasında annem de pişman olacaktı bana yaz kızım yanımızdan gider gelirsin biz öderiz demediğine. Verdikleri yurt parası da özel okutmaktan farksız olacaktı çünkü.
Daha sonra üniversiteden öğretmen olarak mezun oldum, sonra atandım, sonra istifa ettim öğretmenlikten. O anda öyle olması gerektiğine inandım. Bir sürü sebep beni o sonuca götürmüştü. Sonrası hep bir huzursuzluk. Yıllarca süren bir iç gıcıklanması. O kadar okudum da evde çocuk bakmak için miydi bunca tantana, kültürlü ev hanımı olmak mıydı bütün gayem diye kendimi yedim durdum. Sürekli kurslara, eğitimlere, ben de varım diyebilmek için olduğuna inandığım uğraşlara yöneldim. Ceylanı o bakımdan kedime benzetsem de ve ortak çok noktamız olduğunu hissetsem de beni ondan ayıran önemli bir nokta oldu, bu huzursuzlukla onun kadar uzun zaman geçirmedim ben. O otuzlarının sonunda artık bu huzursuzluğun tuzaklarına yenik düşmeye başladı. Ben tamamen benden kaynaklandığını bildiğim ve hayatımın geneline baktığımda çok şükür Ya Rabbi dememi gerektirecek onlarca sebebe sahip olduğumu farkettiğim için attım otuzlarımın başında sırtımdan huzursuzluk yükünü. Kocamın o tatlı, huzurlu, güvenli limanına demirledim gemimi. Ne zaman köksüz sapsız hissetsem soluğu kocamın şefkatli, güçlü ve çok sevdiğim kollarında aldım. İnsanın varlığını ispat etmesi için büyük başarılar elde etmesi şart mı gerçekten? Misal ben mutlu çocuklar yetiştirmek için kendini adamış bir anne olarak, sırf toplum standartlarında bir başarı sayılmadığı için, mutsuz mu olmalıyım yetiştirdiğim mutlu çocukların bana mâl olduğu kariyer hayatı yüzünden. Bu konuda çok kafa patlatmışlığım var yıllarca. En sonunda ben de kitaptaki Umay’ın gerçekten iyi niyetle söylediğine inandığım sözlere ulaştım kendi içimde: çok sevdiğim bir eşim, dünya tatlısı çocuklarım, arabam, kocam tarafından yıllardır ödenen sigortam, dünya tatlısı geniş ailelerimizle birlikte kurduğumuz mükemmel bir hayatımız var. Bir sahil şehrinde tüm sevdiklerime 5 dakika mesafede sağlıklı ve huzurlu bir hayata sahibim. Gerek var mı gerçekten toplum beni başarısız buldu diye kendimi ispat edebilmek için var olan huzurumu görmezden gelmeye? “Herkesin yıllarca çalışıp didinip, emekli olduktan sonra yaşamanın hayalini kurduğu hayata, sen 28 yaşında İstanbul’dan göçüp, tüm olumsuz ihtimallere kafa atarak kavuştun kızım Özge, bırak şimdi gereksiz dramayı” dedim kendime. Bunu dediğimde 31 yaşımda ikinci çocuğumu yeni doğurmuş ve kariyer hayatıma en azından 4 yıl daha veda etmiş bir zamandaydım. Çok geçmedi üstünden, 1,5 yıl oldu. Bebeğim daha 2’yi doldurmadı. Ama ben artık çok mutluyum. Beni huzursuz eden tek şey çocuklarımın zaman zaman yakalandığı viral veya bakteriyel salgınlar, ateşlenmeleri, fazla kudurdukları için onlara haddinden fazla ses yükseltmem, bazen kızmanın ve sinirlenmenin dozunu kaçırmam filan. Neyse durumlar böyle, konu nasıl da bana geldi anlamadım diyemeyeceğim çünkü Ceylan’ın yaşadığı huzursuzlukları ben de taşıdım kalbimde bir süre. Anlatmak istedim.
Kitaba puanım: 10!