Bazı metinler okurunu iyileştirmek için değil, kanatmak için yazılır. Dostoyevski’nin Ecinniler’i, sayfaları arasına gizlenmiş bir cinnetin, toplumsal bir histerinin ve en nihayetinde insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesinin kusursuz bir anatomisidir. Bizler, o "ecinnilerin" dışarıda, karanlık sokaklarda ya da doğaüstü masallarda saklandığına inanma eğilimindeyizdir. Oysa Dostoyevski, bizi en savunmasız olduğumuz yerden, bilincimizin o tekinsiz sınırlarından vurur: İblisler içimizdedir. Bir fikrin, bir ideolojinin ya da dogmanın insan zihnine sızıp onu yavaş yavaş ele geçirmesi, asıl ecinni çarpmasıdır. Romandaki her bir karakter, ruhumuzun paramparça olmuş birer yansıması, kolektif bilinçdışımızın en bastırılmış gölgelerinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Stavrogin, ahlaki pusulasını yitirmiş, mutlak hiçliğin ve eylemsizliğin o korkunç boşluğudur; zihnin kendi kendini yutuşunun ürkütücü bir tablosudur. Onun etrafında fır dönen, kaosu bir sanat eseri gibi işleyen Verhovenski ve "Tanrı yoksa ben Tanrıyım" diyerek intiharı absürt bir özgürlük eylemine dönüştüren Kirillov, aklın nasıl kolayca zehirlenebileceğinin trajik kanıtlarıdır. Bu roman, sadece 19. yüzyıl Rusya'sının siyasi buhranlarını değil, insanın "kurtarıcı" olma kibrinin nasıl hızla bir kan gölüne dönüşebileceğini anlatan, zamanın ötesinde bir hezeyandır. Ecinniler’i okumak, bir uçurumun kenarına gelip o karanlık boşluğa uzun uzun bakmaktır; çünkü maskelerimiz düştüğünde geriye kalan tek şey, içimizde uyandırılmayı bekleyen o ecinnilerin sağır edici fısıltısıdır. Doğruların ve yanlışların silindiği o noktada, Dostoyevski okurunu kendi cehennemiyle baş başa bırakır.
Cemal Süreya'nın dediği gibi
"Dostoyevski okudum. O gün bugündür huzurum yok."