[Spoiler içeren yazı]
Bu kitapta zengin tasvirler ve ders niteliğinde bir anafikir bulunmuyor. Onun yerine sağlam bir gerçeklik ve yazarın ruhsal kırılmalarını bize fısıldayan bazı derinlikli sekanslar var. Bu yüzden bu kitabı okurken Nightcrawler veya Taxi Driver filmlerini izlerken ne hissettiysem onu hissettim. Yani bütüne bakıldığında çok keyif aldığımı söyleyemesem de bazı kritik yerlerin yarattığı kaldıraç etkisi kitaba bakışımı değiştirdi. Zira bu eserin herhangi bir didaktik anlatı yerine okuyucuya bir empati ve tanıklık imkanı sunma kaygısıyla ortaya konduğunu kabullendim ve beklentimi şekillendirdim.
Yozo'nun insanlardan nefret etse de onlardan kopamadığını kabullenerek geliştirdiği soytarı kimliği, aslında varlık kavramına bakışını da bize anlatıyor. İsyan etmek veya başkaldırmak yerine yenilgiyi kabullenerek hayatına devam etmeye çalışması onu var eden olgunun "diğer her şey" olmasına boyun eğdiğini gösteriyor. Ne kadar "toplum aslında bireydir" savından yana olsa da büründüğü kimlik ile bu sav çelişiyor. Bu çelişkinin Yozo'da yarattığı ızdırap o kadar şiddetli ki kendi iradesini ortaya koymaktan, arzularını ve fikirlerini dile getirmekten aciz bir vaziyette. Toplumun kötülüğünden, bencilliğinden ve ikiyüzlülüğünden bahsederken o da zaten kendi olamıyor. Gerçi bunun kararını da karşısındaki insana göre veriyor. Bir yerde paryaya duyduğu şefkatin ardından gelen hayranlıktan bahsediyor ki o da bu durumu kanıtlar nitelikte. Bir parya ile konuştuğunda onun çıplak bir biçimde karşısında olması etkileyiciyken, o bunu topluma karşı yapamıyor. Hatta soytarı maskesini takarak okuldaki arkadaşlarını güldürmek için bilerek düştüğünde, arkadaşlarından biri bunu mahsus yaptığını Yozo'ya söylüyor; Yozo'nun yaşadığı bu kalıcı paranoyanın sebebi biraz da kendi sahteliği.
Yozo bir yerde gereksiz pohpohlanmanın bünyesinde ters bir etki bıraktığından ve bu yüzden daha da dibe çöktüğünden bahsediyor. Aslında bu, günlük hayatta sıkça karşılaştığımız sinsi bir hesaplaşma biçimidir. Birinin size ettiği bir iltifattaki içtenlik katmanının yoksunluğunu sezdiğiniz anda o saldırıyı fark etmişsinizdir. Gereksiz ve yersiz iltifatın gizli ve acımasız bir aşağılayıcı tarafı vardır ve bence Dazai bunu çok güzel yakalamış.
Dazai'nin mikrop metaforu da aslında Yozo'nun alkolle yaşadığı samimiyetin sebebini bizlere anlatıyor. Gittiğimiz her yerde milyonlarca mikrobun olduğu bir gerçek fakat bunları düşünmeden yaşamaya adapte olabilmişiz. Yozo'nun yapamadığı şey de tam olarak bu, bireyin kötü olduğunu hesaba katmadığı bir an bile yok ve bu dürtüyü defetmek için sürekli içki içiyor. Belki de kendini bir mikrop olarak görüyor da olabilir. Çünkü Yozo kişiliğinin doğuştan bu şekilde olduğunu, bir nevi bozuk olduğunu düşünerek yaşıyor. Kapı aralığından birlikte yaşadığı Şizuko ve çocuğunun mutluluğuna şahit olduktan sonra onları terk etmesi de kendi mikrobuyla başkalarının yaşamına zarar vermemek olabilir. Kısaca vicdanlı bir mikropla karşı karşıyayız.
Yozo için en büyük kırılma anlarından biri masumluğuna ve saflığına hayran olduğu eşi Yoşiko'nun iyi niyeti sebebiyle tecavüze uğraması. Affetme hakkının kendinde olduğu bir durumun ihtiyacını hisseder bir şekilde Yoşiko'nun hiçbir suçunun olmaması onu mahvediyor. Yoşiko'nun en ufak bir şekilde suçluyla bir ilişkisi olması, Yozo'ya onu affedip hayatına devam etme veya affetmeyip boşama şansı verecekti fakat aklından çıkaramadığı kötülüğün erdemine hayran olduğu Yoşiko'yu da bu dünyadan zihnen koparması onu çaresiz bırakarak iyiye olan inancının tabutuna da son çiviyi çakmıştı.
Daha sonra Yozo soytarılığı da bıraktı. Toplumun, mutsuzluğu sefaletten gelen insanlara gösterdiği sempatiyi, hissettiği suçluluğun getirdiği mutsuzlukla elde edemeyeceğini ve soytarılığın da bu açığı kapatamadığını farkına vardı. Morfin ile intihar etmeyi düşündüğü sıralarda yanına gelen Horiki'nin ona masumca gülümsemesi de Yozo'nun insanlığını yitirdiğinin bir nişanesiydi. Çünkü bir nebze bağ kurabildiği nadir bir insanın acıyarak ona gülümsemesi, onun tarafından yargılanması da Yozo'nun dünyadan aforoz edildiğinin bir göstergesiydi.
Sonuç olarak bu hikayede taviz vererek toplumla beraber olmak veya kendin olup yalnız olmak arasında bir çizgideyiz. Kişisel bir itiraf, belki de toplumsal bir gerçekliktir de bilemem; ama insanın insanlara ihtiyacı vardır. İnsan tamamen kendi olduğunda toplumdan kabul görmesi ve insanlardan soğumaması bence imkansızdır. Bazen -mış gibiler, cilalamalar veya filtrelemeler elzemdir, yeter ki bunlar insanın özünü kirletip onu ele geçirmesin.