Otomatik Portakal ile “A Clockwork Orange”arasında sürekli gidip geldiğim bir iki gün yaşadım. Çoğu kişinin aksine önce Stanley Kubrick’in filmini izledim, sonra kitabı okudum. Bu yüzden kitabın tamamı zihnimle filmdeki anlatıcının sesiyle döndü.
Anthony Burgess’in dili ve kurduğu dünya başlı başına etkileyici bir edebi başarı; Kubrick’in görsel yorumu ise bu dünyanın çarpıcılığını bambaşka bir boyuta taşıyor. İkisi birlikte düşünüldüğünde, ortaya sadece bir hikâye değil, insan doğası, özgür irade ve ahlak üzerine sarsıcı bir başyapıt çıkıyor. Her iki sanatçı da ahlak ve suç kavramını kendi imzalarını atarak işlemişler.
Bu yüzden en iyi deneyimin kitabı okuyup ardından filmi izlemek olduğunu düşünüyorum. Ama benim gibi tersinden gitseniz bile, her iki eser de birbirini tamamlayan güçlü bir etki bırakıyor.