Gönderi

Selma hanım Atatürk'ü betimliyor.
Arka tarafında, halkta bir toptan kıpırdanma, bir fısıldaşma başladığını hissetti. Kulağına “İşte, Gazi geliyor, işte, Gazi geldi.” sözleri çalındı. Etrafına, şaşkın şaşkın bakarken, bir de gözleri o mahşer kalabalığın içinde Gazi’nin gözlerine rasgelmesin mi? Gazi kendilerine mahsus sahne yanındaki locaya henüz girmişler ve henüz yerlerine oturmak üzere idiler. Ayakta, kendilerini heyecanla seyreden halka bakıyorlardı. Birkaç saniye içinde, birkaç yüz kişinin yüzünü bir anda kendi görüş çerçevesi içine alan ve hepsini birden kendisine doğru çeken bu bakışta bir acayip cazibe vardı ve işte, Selma Hanım’ın gözleri bilmeksizin bu cazibeye kapılıvermişti. Gazi, yerlerine oturdular. Halk, duruldu. Fakat, Selma Hanım, gözlerini hâlâ ondan alamıyordu ve yüreği küt küt atıyordu. Neden? O hiç de sert ve asık suratlı değildi; bilakis, güzel ve yuvarlak başı insana, dayanılmaz bir okşama arzusu veren ehlileşmiş, munisleşmiş bir pars yavrusu kafasını andırıyordu. Fakat, gene öyle bir kafa gibi, kalbe bir korku ve çekinme hissi vermekten de hali kalmıyordu. Onun mayası, öbür insanlarınkinden büsbütün başka bir cevherle yoğrulmuş gibiydi. Ne derisi bizim derimize, ne saçları bizim saçlarımıza benziyordu ve senelerle ve zamanla hiçbir alakası yoktu. Selma Hanım, içinden “Onu, diyordu; Eskişehir’de ilk gördüğüm gün, aşağı yukarı benim şimdiki yaşımda olacaktı. Halbuki, şu anda, benden on yaş daha genç görünüyor.” Gerçi, Gazi, artık, Sakarya Harbi arifesindeki o kızgın çelikten adama benzemiyordu. Onda şimdi, som altın külçesinden yapılmış bir heykelin ağırlığı ve mahabeti [heybeti] vardı. Fakat, aynı ebedî gençlik soluğu o çelikten adam gibi, bu som altından heykeli de canlandırıyor gibiydi. Ankara Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Atatürk
·
11 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.