Kitabın başındaki yaşam mücadelesi her anıyla sarsıcı olsa da beni en çok etkileyen kısım, koğuştakilere Risale-i Nur anlatan Said ve Zübeyr karakterleri ile onların hakikat yüklü sözleri oluyor. Keşke bu acı dolu öykü sadece kurgudan ibaret olsaydı... Babasının ve kardeşlerinin hasımları tarafından dehşetle katledilmesi sonucu ana karakter, yüreğine saplanan o kor intikam ateşinin peşine düşüyor. Babasının parça parça edilmesi, bir kardeşinin kaçırılması, diğerinin ezilmesi ve kız kardeşinin maruz kaldığı kan donduran infaz, karakteri dipsiz bir kuyuya sürüklüyor. Bu karanlıkta onu sadece hasta annesinin duaları ayakta tutuyor. Evlat acısını defalarca tadan annesi, sergilediği metanetle güzel bir makama gideceğinin işaretini vererek Hakk'a yürüyor. Tam o veda anında, hayatları boyunca yanlarında olup Allah'ın yardımını ulaştıran gizemli zât tekrar beliriyor. Annesinin son nefesinde dile gelen bu zât, aslında evladına annesi üzerinden sarsıcı bir ihtar gönderiyor: İntikam hırsına yenik düşmek üzere olan oğluna, bu yanlış yolda ısrar ederse manevi desteğini tamamen çekeceğini bildirerek şu köklü nasihati bırakıyor: "Dost istersen Allah, yârân istersen Kur'an, mal istersen kanaat, düşman istersen nefis, nasihat istersen ölüm yeter!"
Annesinin kaybından sonra intikam hayaliyle yola çıksa da ilahi adalet elini kana bulamasına müsaade etmiyor; hasımları Allah'ın emriyle kendi sonlarını yaşayıp ölürken, karakterimiz bir katile dönüşmekten kurtarılarak suç planlama ve ruhsatsız silah bulundurma suçlarından cezaevine giriyor. Koğuş reisi "Vampir" lakaplı Nuri Bey, karakterimizin dürüstlüğü ve cesaretinden etkilenerek ona sahip çıkıyor. Kasvetli koğuşun asıl kırılma noktası ise bir köşede sessizce hakikati fısıldayan Said ve Zübeyr ile tanışmasıyla başlıyor. Said ve Zübeyr’in Risale-i Nur’dan okudukları her kelime, karakterin yaralı ruhuna merhem olurken; hapishaneyi bir azap evi olmaktan çıkarıp "Medrese-i Yusufiye"ye dönüştürüyor. Said’in sarsılmaz vakarı ve Zübeyr’in hayranlık uyandıran sadakati, ona asıl hürriyetin nefis zindanından kurtulmak olduğunu öğretiyor. Koğuşta yankılanan iman hakikatleri, intikamdan kör olmuş gözlerini açıyor; ona hasımlarının aslında birer "kader memuru" olduğunu ve musibetlerin altındaki ilahi şefkati görmesi gerektiğini fısıldayarak sarsıyor. Karakterimiz, dışarıda bir katil olmaktansa, bu nurlu insanların yanında bir mahkûm olarak kalmanın kendisi için en büyük kurtuluş olduğunu idrak ediyor. Nihayetinde o soğuk koğuş; Said ve Zübeyr’in kelamlarıyla karakterin intikam dolu eski benliğini öldürüp, küllerinden huzur dolu bir insan çıkardığı kutsal bir mekâna dönüşüyor.
Açlık, yokluk, yalnızlık, korku ve acı dolu bu hikâyede anlaşılıyor ki; asıl kayıp maddiyat değil, manevi değerlerin yitirilmesidir. İçinde yaşadığımız dünya bir imtihan meydanıdır ve türlü sıkıntılarla sınanmak biz kullar için kaçınılmazdır. İnsan, çektiği sıkıntılar karşısında isyana düşerse ve imanı sarsılırsa, bu zorluklar Allah'a yaklaşmak için bir vesile değil, aksine ruhu karanlığa boğan birer prangaya dönüşür.
Ancak bu hikâye bizlere; en ağır bedellerin bile sabır ve tevekkül süzgecinden geçtiğinde insanı olgunlaştıran birer derse dönüşebileceğini kanıtlıyor. Karakterin yaşadığı tüm o kan donduran trajediler, annesinin son nefesindeki o hikmetli uyarıyla birleşince, intikamın yakıcı ateşinden imanın serinletici gölgesine bir yol açılmış oluyor. Elini kana bulamadan girdiği o soğuk cezaevi, Said ve Zübeyr gibi maneviyat erleri sayesinde bir zindan olmaktan çıkıp, nefsin terbiye edildiği bir medrese halini alıyor. Sonuç olarak; dış dünyadaki fırtınalar ne kadar şiddetli olursa olsun, asıl mesele iç dünyadaki kandili söndürmemektir. Karakterin "düşman istersen nefis yeter" hakikatini bizzat yaşayarak öğrenmesi, hayatın en büyük trajedilerinin bile aslında insanı Rabbine ve kendi özüne döndüren gizli birer rahmet olduğunu gösteriyor. Gerçek hürriyet, parmaklıkların ardında dahi olsa, Allah'a teslim olan bir kalbe sahip olmaktır. EmreHalit Ertuğrul