10/10
·64 syf.··
Beğendi
·
2026 90. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2026 23:40
"KAPANDA BİR HAYAL" "Onların acılarını defterimde biriktiririm. Hem zaten bize en çok biriktirmek öğretilmedi mi? Acıyı, hüznü, eksikliği, sevgisizliği, gözyaşlarımızı, öfkemizi hep biriktirmedik mi? Bir türlü kesip açamadık o teneke kumbaranın ağzını. Saçamadık etrafa kinimizi, yürüyemedik üstüne üstüne hainin, kıramadık kalbini, bükemedik bileğini.... İnsanlık bizde kalsın, nasılsa Allah verir belasını dedik. İnsanız neticede, büyük bir felaket bu, diyemedik. Kırmızı bir isyandır bu, öyle bilinsin." İnsan her şeyden kaçar da içindeki kapandan kaçabilir mi? Bazen insan, eksilerek çoğaldığını sanıyor. Bir eksik, bir fazla… Ama artık fark etmiyor. Çünkü bir yerden sonra sayının, ölçünün, dengenin anlamı siliniyor. Tıpkı kopan bir saç teli gibi; varlığı da yokluğu da aynı sessizliğe karışıyor. Görülmeyen, fark edilmeyen, hatta yerindeyken bile dokunulmayan bir şey hâline geliyor insan. On küçük hikâye. Her biri bir evin içinden, bir ailenin arasından, bir insanın yalnızlığından süzülüp geliyor. Bizleri, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen ama içinde derin bir sıkışmışlık barındıran hayatların içine davet ediyor. Öykülerdeki ev, bir mekân değil; bir kapan. Güvenli olduğu düşünülen, sığınılan, hatta “yuva” diye adlandırılan yerin insanı nasıl içine hapsettiğini gösteren bir metafor. Kitabın en çarpıcı yanı, bu sıkışmışlığı büyük cümlelerle değil, küçük anlarla anlatması. Bir nefes alıp vermek kadar basit görünen ama aslında varoluşun en çıplak hâlini taşıyan o anlar… Sanki karakterler dünyadan daha fazlasını talep etmeyi çoktan bırakmış gibi. Ya da belki hiç talep edememişler. “Bir şeyin içini mi dolduruyoruz yoksa üstünü mü kaplıyoruz?” sorusu, kitabın ruhunu özetliyor âdeta. Karakterlerin çoğu zaman yaşamakla yetinmek arasında bir yerde duruyor. Gerçekten var olmak yerine, varmış gibi yapmanın ağırlığını taşıyorlar. İçlerini dolduramadıkları şeylerin üstünü örtüyorlar belki de alışkanlıklarla, suskunluklarla, kabullenmelerle. Öyküleri okudukça hepimizin birbirimize ne kadar benzediğimizi düşündüm. Aynı korkular, aynı pişmanlıklar, aynı “keşke”ler… Farklı evlerde yaşayan aynı insanlarız belki de. "İsrafın Çilekleri" Bir kız çocuğu… Pembe mont istiyor, kırmızı ayakkabı istiyor. Ailesi alıyor ama montu “bir yere giderken giy, eskimesin” diye saklıyor. Ayakkabıya izin veriyorlar ama içlerine sinmiyor. Derken okuldaki arkadaşı… O çocuk her şeyi hayalindeki gibi yaşıyor. Oysa onun babası, kızın babasının fabrikasında işçi. Büyüyor kız. Annesinin tutumluluğu kanına işliyor. Öyle ki pazardan bozulmuş çilekleri alıp reçel yapıyor. İnsanlara eskileri verip onların bile yetinmediğini düşünüyor. Psikolojisinin ne kadar bozulduğunu anlıyorsunuz bu çilek reçelinden. Bu hikâyede anladım ki: Çocukken yaşadığımız travmalar büyüyünce elimizden düşmüyor. Bir şekilde devam ediyoruz. Çilekleri atmak varken reçel yapıyoruz. İşte bu yüzden çocukluk çok önemli. "Kırgındın Değil mi Eleni?" Irkçılık. Ayrım. İnsan oğlunun asla öğrenemediği ve kötü olmayı seçtiği çağlar… Eleni’nin kırgınlığı, aslında hepimizin içinde bir yerlerde saklı. Eser, insanın “temiz kalmış” bir yerini işaret ediyor gerçekten de. Ama bu temizlik, saf ve dokunulmamış bir masumiyet değil; daha çok, kirlenmeye fırsat bulamamış bir yalnızlık gibi. İçine kapanmış, dışarıya taşamamış, ifade edilememiş duyguların bıraktığı bir iz. Sonunda geriye şu kalıyor: Bir nefes. Sadece alıp verdiğimiz kadar. Belki de gerçekten bu kadardır yaşamak. Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece nefes mi alıyoruz? Bir şeyin içini mi dolduruyoruz, yoksa üstünü mü kaplıyoruz? Belli değil. Belki de ikisi de. Belki de hiçbiri. Kitapla Kalın.
Edebiyat
Kapanda Bir HayalBurcu Ünlü · İthaki Yayınları · 2021350 okunma
··
58 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.