Hayatımda öyle kitaplar oldu ki, onları elime aldığımda okumaya başlamadan önce bile insanı düşündüren bir ağırlıkları vardı; “Kırk Ambar” da benim için öyleydi. Açıkçası, inceleme yazmaya otururken bir an tereddüt ettim. Kitap öyle derin, öyle yoğun bir metin ki, her cümlesi bir düşünsel yolculuk başlatıyor; bu kadar büyük bir eser karşısında kendi kelimelerimin yetersiz kalacağından korktum. Ama sonunda oturdum ve günlerce üzerinde durduğum notlar, düşünceler ve tekrar tekrar okuduğum pasajlar sayesinde, kendimi bu incelemeyi yazarken kitabın ruhuna dokunuyormuş gibi hissettim.
Okuyucu olarak sorayım size: Hayatınızda öyle kitaplar oldu mu ki, onları elinize aldığınızda sadece okumuyorsunuz, içine giriyorsunuz, durup durup nefes alıyorsunuz, kendi yanlışlarınızı fark ediyorsunuz ve zaman zaman kendinizi tartıyorsunuz? “Kırk Ambar” benim için böyle bir kitaptı. İlk bakışta birikmiş yazıların toplamı gibi görünebilir, ama her deneme, her cümle özenle seçilmiş ve bir amacı var; okuyucuyu kendi iç dünyasına bakmaya zorlayan bir zihin yolculuğu.
Cemil Meriç’in hayatı bu kitapla paralel ilerliyor gibi. Gözlerini kaybetmiş olmasına rağmen üretmeye, düşünmeye ve sorgulamaya devam eden bir zihnin ürünleri bunlar. Bu yüzden metinlerde sadece bilgi değil, acı, özlem, memleket sevgisi ve derin bir sorgulama hissi var. Onun dünyasıyla karşı karşıya geliyorsunuz; Doğu ve Batı arasında gidip gelen bir zihin, sürekli kendini ve bizi sorgulayan bir bakış açısı.
“Kırk Ambar” ne demek? İlk başta bu soruyu kendime sordum. Ambar demek, biriktirilmiş şeylerin saklandığı yer demek. Kırk demek, çokluğu ve çeşitliliği anlatıyor. Yani bu kitap tek bir fikirle veya tek bir konu ile sınırlı değil. İçinde çok katmanlı bir birikim var. Ama bu birikim rastgele değil; düzenli bir şekilde seçilmiş,