Kıyamet Park’ı okurken şunu fark ettim: Ben bu seriyi bir “eser” gibi değil, bir “nefes molası” gibi okuyorum. Alper Canıgüz’ün o keskin zekâsı, ironik dili ve absürt mizahı hâlâ orada; cümleler akıyor, zihin yorulmuyor ama aynı zamanda hafifçe uyarılıyor. Bu, gündelik hayatın ağırlığı içinde küçük bir kaçış alanı yaratıyor. Fakat tam da burada bir çelişki başlıyor: Bu akıcılık ve zekâ, bu kez beni derinlere çekmek yerine yüzeyde tuttu. Okurken keyif aldım ama bittikten sonra içimde bir iz kalmadı gibi.
Alper Kamu karakteri, serinin ruhuydu; o tuhaf, rahatsız edici derecede zeki ve “yerine oturmayan” çocuk hissi… Bu kitapta ise o keskin kenarlar törpülenmiş? Sanki karakter, dünyaya uyum sağlamış değil ama artık dünyaya karşı o eski direncini de kaybetmiş. Bu da onun büyüsünü zayıflatıyor. Üstelik Altan gibi güçlü bir karşı karakter devreye girince, odak kayıyor. Bir noktadan sonra kendimi şunu düşünürken yakaladım: Hikâyeyi taşıyan kim? Hâliyle bu sorunun cevabı net olmayınca, anlatının merkezi de bulanıklaşıyor.
Sonuç olarak Kıyamet Park kötü bir kitap değil; eğlenceli, akıcı, zekice. Ama çarpıcı değil. Önceki kitaplarda hissettiğim o varoluşsal huzursuzluk, o ince rahatsızlık, o “bir şey yerinden oynadı” hissi burada yok. Bu kitap daha çok zihinsel bir oyun gibi; iyi kurulmuş ama duygusal olarak risk almayan bir oyun. Belki de mesele tam olarak bu: Okurken gülümsüyorum ama sarsılmıyorum. Ve benim için edebiyat, tam da o sarsılma anında anlam kazanıyor. Yine de eksilen büyüsüne rağmen, bu kitabı da sevdim.
Okur kalın...