Nurullah Genç, " Siyah Gözlerine Beni de Götür" derken aslında hepimizin o kimselere söyleyemediği "ah"larını ve "eyvah"larını kendi damarlarından kağıda boşaltıyor.
Kitabın iskeleti olan Rüveyda, sadece bir isim değildir bizim için. O, bazen içimizdeki yangını harlayan bir "çöl", bazen de küflü barınaklarda çürümeye yüz tutmuş asırlık çığlıklarımızın tek muhatabıdır. Şair, Rüveyda’ya seslenirken aslında kendi içindeki o "alaca atı" koşturur. Anılarımızı toynaklarıyla ezen bu hırçın at, bizi bizden alıp zamansız ve mekânsız bir nefese doğru sürükler.
Genç’in dünyasında gözler, ya bir "infaz meydanı" ya da bir "kurtuluş limanı"dır. Bu dünyaya sığamayan, kabına dar gelen ruhunu o "siyah gözlerin" derinliğine götürmek isterken, aslında hayatın o yorucu ve sahte renklerinden kaçar. İnanır ki, sevgilinin kirpiği bir inse kainat yanacak, o kirpikler buz tutsa aşığın omuzlarına koca bir sis çökecektir. Gözler, bazen bir urgan olur bizi hayata bağlar, bazen de mühürlü bir kapı olup bizi dışarıda, ayazda bırakır. Ama en güzeli de o muazzam pazarlıktır: "Sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana." İşte bu, dünyadaki en adil esarettir.
Sözün özü: Eğer sizin de ruhunuzun dikişleri patlamışsa, eğer o "hıçkırıklı umutlar" gönül siperlerinizi doldurmuşsa ve siz hâlâ bir mehtabın bekçiliğini yapıyorsanız, bu kitap, sizin yanıp tutuştuğunuz o saklı resimlerin kare kare özetidir.
Biliyoruz ki; at vuruldu, içimiz paramparça... Ama yine de bu siyah gözlerin bizi götüreceği bir yer var.
Vesselam.