·432 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Nisan 2026 20:18 "Bekliyordu.
Neyi, bilmiyordu.
Zaman geçti mi, yoksa zamanın geçmesi fikri mi geçti—ayırt edemedi. Bir an için ayağa kalkmayı düşündü. Kalkmadı. Düşünce de yorgundu zaten; eyleme dönüşecek kadar diri değildi.
“Buradayım,” dedi.
Ses çıkmadı.
Belki de hiç söylememişti.
Belki de hep söylemişti."
Beckett’in Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan’dan oluşan üçlemesi ile geleneksel roman yapısı bu üç kitap boyunca adım adım soyuluyor, parçalanıyor ve geriye sadece hiçliğin ortasında yankılanan, susmayı beceremeyen bir ses kalıyor.
Üçlemenin ilk adımı, dış dünya ile kurulan bağların hastalıklı bir şekilde çözülmesini anlatıyor. Molloy’un sürünerek annesini araması ve Moran’ın kusursuz, rasyonel düzeninin yavaş yavaş parçalanması, varoluşun bedensel bir çürümeye teslim oluşu görevi görüyor.
Bana göre Moran karakterinin, hiç yüzünü görmediği Youdi adlı patrondan aldığı emirler doğrultusunda kendi otantik benliğini yitirmesi; sadece para kazanmak ve hayatta kalmak uğruna, hiç tanınmayan müşterilerin gönderdiği fotoğraflardaki ruhsuz yüzleri tuvale kopyalamak zorunda kalan bir zanaatkârın yaşadığı o mekanik yabancılaşmanın ta kendisidir. Dış dünyanın dayattığı "siparişler", sanatçıyı da tıpkı Moran gibi kendi kimliğinden soyutlar ve mekanik bir köleye dönüştürür.
Hareket bitmiştir. İkinci adımda bizler, dış dünyayla bağlantısı tamamen kesilmiş, bir odaya ve yatağa çakılı kalmış Malone ile baş başa kalırız. Hayatta kalmak sadece ölümü beklemekten ibarettir. Malone bu bekleyişi uyuşturmak, zamanı katlanılır kılmak için kurgular yapar, hikâyeler uydurur.
Atölyenin sınırları içine hapsolmuş bir zihin için yaratım eyleminin nasıl bir yüke dönüştüğü bu evrede en çıplak haliyle görülür. Sanat, yüce bir ilhamın dışavurumu değil; dört duvar arasındaki klostrofobiyi, varoluşsal bulantıyı ve eylemsizliği bastırmak için kullanılan bir anestezidir ayrıca değil mi? Malone’un kendi yarattığı karakterlerden sıkılması, onlardan iğrenmesi ve metni yarım bırakması; tuval karşısında ilhamsızca fırça sallayan, önündeki fotoğraftan ve çizdiği portreden varoluşsal bir tiksinti duyan bir zihnin kendi eseriyle kurduğu o zehirli ilişkinin birebir yansımasına dönüşür.
Son evrede mekân, eşyalar ve beden tamamen buharlaşır. Geriye, karanlıkta asılı kalmış, belki bir kavanoza hapsedilmiş bedensiz bir ses kalır. Ses, susmak ve yok olmak ister ancak konuşmaya mecburdur. Üstelik konuştuğu dil bile kendisine ait değildir; dışarının, toplumun, "Ötekiler"in ona dayattığı kelimelerle geviş getirmek zorundadır.
Bu son nokta, tecrit edilmiş bir bilincin yaşayabileceği en ağır trajedidir. Kendi sanatsal sesini, kendi özgün fırça darbelerini kaybetmiş; tüm varlığını başkalarının (müşterilerin, toplumun) arzularını ve beklentilerini üretmeye adamış bir karakter, tıpkı Adlandırılamayan'daki ses gibi, başkalarının kelimeleriyle konuşmaya mahkûm edilmiş demektir. Kendi iradesi bütünüyle iflas etmiştir ama o mekanik üretim döngüsü "Devam edemem, edeceğim" diyen o lanetli inatla sürmektedir. Beckett’in bu üçlemesi, insan doğasının karanlık köşelerine ışık tutan muazzam bir varoluşsal kazıdır bana göre. Ancak, kurgusal bir metin inşa edilirken bu yapının tamamını kopyalamak, edebiyatın doğasına aykırı, ölümcül bir tuzaktır da ayrıca.
Eylemsizliği, tıkanmışlığı ve izolasyonu anlatmak uğruna metni tıpkı Beckett gibi eylemsiz bırakmak, olay örgüsünü tamamen parçalamak ve dış dünyayı bütünüyle yok etmek; metni bir roman olmaktan çıkarıp narsistik, nefes almayan bir felsefi hezeyana dönüştürür. Atölyedeki bir karakterin zihni hiçliğe ne kadar sürüklenirse sürüklensin, o karakterin trajedisi, dışarıdaki gerçek ve acımasız dünyanın (kapıyı çalan alacaklıların, gelen mektupların, boya kokusunun, fiziksel açlığın) o klostrofobik duvarlara çarpmasıyla var olmalıdır. Edebiyat, karakterin kendi zihnine tamamen gömülüp yok olmasından değil; o yok oluş sürecinin katı, fiziksel gerçeklikle girdiği kanlı ve çirkin sürtüşmeden gücünü alır.
Hiçbir şey başlamadı.
Zaten başlaması da gerekmiyordu.
Bir sandalyede oturuyordu—ya da oturduğunu sanıyordu. Çünkü beden dediği şey, bazen yalnızca bir hatırlamaydı; gecikmiş, bulanık, kendine bile yabancı bir iz. Odanın içinde bir sessizlik vardı, ama bu sessizlik dışarıdan gelmiyordu. İçerideydi. Kemiklerinin arasında, düşüncelerinin kırık yerlerinde.
Bekliyordu.
Neyi, bilmiyordu.