·540 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Nisan 2026 21:26 Bu kitap aslında klasik bir “günlük”ten biraz daha ağır. Çünkü Sylvia Plath sadece gününü anlatmıyor; kendini didik didik ediyor. Yani okurken olaylardan çok bir zihnin içine giriyorsun. Ve o zihin… oldukça yoğun, bazen yorucu, bazen de rahatsız edici derecede dürüst.
İlk bakışta, bir genç kadının hayatını, aşklarını, okulunu ve yazarlık hayallerini anlattığını sanabilirsiniz. Ama kitap, yüzeydeki olaylardan çok, zihnin derinliklerine iniyor. Plath burada kendisiyle tamamen yüzleşiyor. Ve o yüzleşme öyle bir yüzleşme ki, bazen okuyanı rahatsız ediyor, bazen hayran bırakıyor.
Kitap, Plath’ın gençlik yıllarından başlayarak hayatının farklı dönemlerini kapsıyor. Üniversite yılları, yazarlık hevesi, aşkları, kırılmaları, kendine duyduğu güvensizlik… Hepsi var. Ama bunlar “şu oldu, sonra bu oldu” şeklinde değil. Daha çok “ben neden böyle hissediyorum” üzerinden ilerliyor. Bu yüzden klasik bir hikâye akışı beklemek pek mantıklı değil.
Plath’ın en belirgin tarafı şu: Kendisiyle asla nazik değil. Sürekli kendini eleştiriyor. Yetersiz buluyor. Bazen yazdıklarını beğenmiyor, bazen dış görünüşünü, bazen de kişiliğini. Hatta bazı yerlerde, kendine karşı acımasız denecek kadar sert. Bu durum bir noktadan sonra insanı ikiye bölüyor; bir yandan “bu kadar da yüklenilmez kendine” diyorsun, diğer yandan o dürüstlüğe saygı duyuyorsun.
Aşk konusuna geldiğinde de durum çok farklı değil. Seviyor ama rahat sevmiyor. Hep bir kaybetme korkusu, yetememe hissi, karşı tarafın gözünde küçülme endişesi var. Özellikle ilişkilerinde kendini sürekli tartan, ölçen, yeterli olup olmadığını sorgulayan bir tarafı var. Bu da okurken biraz iç sıkıyor açıkçası.
Yazarlık meselesi ise kitabın omurgası gibi. Plath için yazmak sadece bir uğraş değil, var olma biçimi. Ama işin ironik tarafı, en çok da burada kendini baltalıyor. Sürekli “iyi miyim, değil miyim”, “başarabilecek miyim”, “ya ortalama kalırsam” gibi düşüncelerle boğuşuyor. Yani yetenek var, tutku var ama zihni sürekli ayağına dolanıyor.
Sylvia, hayatının önemli bir döneminde intihar teşebbüsünde bulunmuş, ama okula dönebilecek kadar toparlanabilmişti. Ardından kazandığı Fullbright bursu ile İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’ne kabul alır ve burada Ted Hughes ile tanışır. Tanışmalarından üç ay sonra evlenirler. Bu evlilikten 1960 yılında kızları Freida, 1962 yılında ise oğulları Nicholas doğar. Ancak evlilik kısa sürede sarsıcı bir hale gelir; Ted Hughes’un sadakatsizliği ve ev içi şiddeti Sylvia’yı derinden etkiler.
Sylvia’nın terapistine yazdığı 22 Eylül 1962 tarihli mektupta anlattığına göre, 1961 yılında ikinci çocuğuna hamileyken kocası tarafından dövüldüğünü ve düşük yapmasının bu olaydan iki gün sonra gerçekleştiğini belirtir. Bu, onun hayatındaki kırılganlıkların ve travmaların en somut örneklerinden biridir. Sadece bu değil, aynı zamanda otoriter bir baba figürü ve şiddet dolu bir evlilikle baş etmek zorunda kalmış, iki küçük çocuğun bakımını tek başına üstlenmiş bir kadının hayatının gittikçe daraldığını, negatif bir elektrik akımı etkisiyle gittikçe tüketildiğini gösterir.
Zihni ve ruhu ağır bir yük altındaydı. 1963 yılında, içinde bulunduğu bu çıkmaz ve bunalım sonucu mutfağındaki fırının gazını soluyarak yaşamına son verdi.
Sylvia Plath’ın şiirlerinde ve günlüklerinde, bireysel ve kadın kimliğiyle ilgili sorunlarla boğuştuğu açıkça görülüyor. Ben okurken fark ettim ki, bu mücadele onun ruhsal sürecinde birkaç temel unsur üzerinden şekilleniyor:
Anneye karşı sevgi ve nefret duygularının aynı anda var olması,
Sürekli suçluluk hissetmesi,
Bastırılmış ve geriye atılmış çocukluk duygularının zihninde yer etmesi,
Erkek kardeşe duyduğu kıskançlık,
Ölen babasını idealleştirmesi,
Annesinin onu idealleştirmesi ve beklentiler yaratması,
Ruh ikizini arayışı,
Çatışan anne-kız ilişkisi,
Kafasındaki kadın imajına bağlılık,
Ve intiharın, kendi sahte kişiliğini yok eden bir çıkış olarak görülmesi.
Benim düşünceme göre, Sylvia’nın intihar istemesi, tüm bu unsurların bir araya gelmesinden kaynaklanıyor. Kendisine yüklediği ağır baskı, bastırdığı duygular, ailevi ve evlilikle ilgili çatışmalar onu o kadar yormuş ki, zihninde tek çözüm yolu olarak intiharı görmüş. Bu, onun için bir kaçış değil, kendi sahte veya dayatılmış kimliklerini yok etme, kendini özgürleştirme arzusunun bir yansıması gibi.
Okurken hissettiğim şey, Sylvia’nın dünyasının ne kadar daralmış olduğu, içindeki çatışmaların ne kadar yoğun ve kaçınılmaz hissettirdiği… Ve intihar isteğinin, onun tüm bu yükleri taşımaktan duyduğu çaresizliği ve kendi kimliğini yeniden kazanma arzusunu gösterdiğini düşündüm.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri, Plath’ın duygularını yaşama kapasitesiyle taşıma kapasitesi arasındaki uçurum. Küçük bir olay onun için bazen dev bir duygu patlamasına dönüşüyor; ama bu yoğunluk çoğu zaman onu tüketiyor. Yani hissediyor ama hissetmenin ağırlığını taşımak zor geliyor. Mesela bir gün bir eleştiriden, bir tartışmadan veya kendi yazısındaki bir eksiklikten saatlerce, bazen günlerce etkileniyor. Bu da okuyucuya, zihinsel yoğunluğun ve duygusal hassasiyetin ne kadar zorlayıcı olabileceğini hissettiriyor.
Plath’ın kendine karşı sertliği ayrıca çok çarpıcı. Kitap boyunca kendine sürekli yükleniyor, eksiklerini not ediyor ve bir şekilde “yetersiz” hissetmekten kaçamıyor. Ama bu dürüstlük aynı zamanda ona bir güç de veriyor. İnsan, onun kendini bu kadar net ve acımasız biçimde gözlemlemesine hayran kalıyor. Çünkü çoğumuz kendimizle bu kadar dürüst olamıyoruz. Burada Plath’ı okumak, kendi iç dünyanı sorgulamak gibi bir deneyim sunuyor.
Bir de sürekli ideal hayat arayışı var. Hem iyi bir yazar olmak, hem başarılı bir eş, hem güzel bir kadın, hem kusursuz biri… Hepsi bir arada olunca, altında ezilmemesi mümkün değil. Günlüklerde bu ezilme hissi sık sık kendini gösteriyor. Ve okurken insan ister istemez düşünüyor: “Belki de kendi beklentilerini biraz esnetseydi, daha huzurlu olabilirdi.” Ama Plath için bu esneme yok; o hep sınırları zorluyor, hep kendi üzerine baskı kuruyor.
Kendi düşüncemi söylersem: Kitap ilk başta keyif vermiyor, hatta zaman zaman yoruyor ve insanı biraz rahatsız ediyor. Ama bitince etkisi kalıcı oluyor. Plath’ın zihnini, kırılganlığını, tutkularını, korkularını ve düşüncelerinin karmaşıklığını anlamak insanı değiştiriyor. Özellikle bazı cümleler ve notlar, insanın aklında yapışıp kalıyor, sanki Plath sana sessizce fısıldıyor gibi.
Kitabı kapattığımda, bir yandan yorgun ama bir yandan da şaşkındım. Sanki Sylvia Plath’ın beyninde dolaşmış, onun hislerini, kaygılarını, takıntılarını yakından görmüş gibiydim. Çok yoğun bir his var: kendine yüklenen baskı, yetersizlik duygusu, aşkın ve hayatın ağırlığı… Bazen okurken nefes almak zor geliyordu, çünkü her cümlenin altında bir duygu, bir yük var.
Ben okuduktan sonra düşündüm ki, Plath’ın günlükleri sadece onun hayatını anlatmıyor; aynı zamanda insanın kendi içindeki çelişkileri, kırılganlıkları ve tutkulu yanlarını da görünür hâle getiriyor. Ve bu, kolay sindirilebilecek bir şey değil.
Ama aynı zamanda bir hayranlık da oluştu içimde. Plath bu kadar genç yaşta, bu kadar keskin bir gözle hem dünyayı hem de kendi içini görebiliyor. Kendisiyle o kadar dürüst ki, bazen kendime dönüp “acaba ben de böyle açık ve cesur olabilir miyim?” diye sordum. Bazı sayfaları okurken kalbim sıkıştı, bazen gözlerim doldu, bazen de “aman Tanrım, bu kadar yoğun hissetmek insanı nasıl yorar” dedim kendi kendime.
Bitirince bir şey daha fark ettim: Kitap aslında bitmiş gibi olsa da Plath hâlâ yanımdaydı. Bazı cümleleri, bazı itirafları, bazı kırılganlıkları aklımda takılı kaldı. Hatta düşündüm ki, onun zihniyle bir günlüğe bu kadar derinlemesine dalmak, insanın kendi hayatına bakışını bile değiştiriyor. Kendine karşı daha farkındalıklı, daha yargısız ama daha cesur olma isteği uyandırıyor.
Kısaca hissettiğim şey: ağır bir melankoli, derin bir hayranlık ve zihnimde hâlâ çınlayan bir ses… Plath’ın sesi. Sanki hâlâ fısıldıyor: “Dürüst ol, hisset, yaz, yaşa.”