Simone Weil’in ömrünün son demlerinde, 1943 yılında kaleme aldığı Kişi ve Kutsal, düşünürün felsefi ve mistik çileciliğinin en kristalize olmuş, en sarsıcı ve bir o kadar da tartışmalı metinlerinden birisini oluşturuyor Kitabın Vakıfbank kültür yayınlarından çıkması da bunu kanıtlar nitelikte. Eser, modern siyaset felsefesinin, hümanizmin ve hatta aydınlanma düşüncesinin temel taşı olan birey, kişilik ve haklar kavramlarına açılmış tavizsiz bir savaştır.
Az önce inceleme yazmış olduğum Felsefe Dersleri’ndeki o didaktik ve şematik hazırlık evresinin çok ötesine geçen bu metinde Weil, artık kavramların etrafında dolanmıyor; onları ontolojik bir mercekle doğrudan yakıyor.
Weil, metnin omurgasını sarsıcı bir önerme üzerine kurar: Bir insanın içindeki kutsal olan şey, onun kişiliği değildir. İnsanı dokunulmaz ve yüce kılan boyut, aksine onun kişilikdışı olan, isimsiz, evrensel ve mutlak hakikate açılan tarafıdır.
Kişilik; toplumun inşa ettiği, ayrıcalıkların, egonun, hırsların ve maskelerin bulunduğu yüzeysel bir kabuktur. Weil'e göre, bir insana saygı duymak onun karakterine, rengine, zekasına veya toplumsal statüsüne saygı duymak değildir; bunlar rastlantısaldır. Kutsal olan, o insanın derinliklerinde, her şeye rağmen kendisine kötülük değil iyilik yapılmasını bekleyen o sessiz, isimsiz çığlıktır.
Kitabın en yoğun ve çarpıcı bölümleri, insan hakları mefhumuna getirilen eleştirilerde yatar. Weil, 1789 Fransız Devrimi’nden miras kalan hak söylemini, Roma hukukundan ve tüccar zihniyetinden türemiş, bayağı, hesapçı ve pazarlık edilebilir bir kavram olarak nitelendirir. Hak talebi, doğası gereği çatışmacıdır ve güce tapar. Bir hakkı savunmak, "Benim payım nerede?" demekle eşdeğerdir ve bu ticari bir dildir. Weil bunun yerine yükümlülük ve adalet gibi mutlak, ilahi ve kişilik-dışı kavramları koymayı teklif eder.
Son olarak toparlamam gerekirse Kişi ve Kutsal, okurun zihnini konfor alanından çekip çıkaran, modern çağın bireycilik dinine karşı yazılmış en sarsıcı aforoznamelerden biridir. Ancak bu metin, yutulması zor, sivri köşeli bir taştır bana göre. İnsanı kendi egosundan iğrendirecek kadar güçlü bir felsefi derinliğe sahip olsa da, sunduğu reçetenin insanı dünyadan ve yaşamın pragmatik gerçekliğinden tamamen koparan, karanlık ve tehlikeli bir mutlakiyetçilik içerdiği unutulmamalıdır. Eser, insana dair muazzam bir teşhis koyar, ancak önerdiği tedavi, hastayı iyileştirmekten ziyade onu bütünüyle ortadan kaldırmayı amaçlar gibidir.