Puan vermedi·288 syf.····Okunma: 01 Ekim 2025 00:00 Modern kültür tarihi kurucularından Kültür tarihçisi Johan Huizinga’nın eseri Homo Ludens’ten bahsedeceğiz. Bu kitabı ilginç yapan çok detay var, ki sanırım en önemlisi insanın varoluşunu yansıtma biçiminin oyun oynama eylemine dayanması.
Diyebilirsiniz ki oyun, rahatlama için,enerji boşaltmak için hatta çocukların daha çok yaptığı bir şey olduğunu düşünüp yetişkinliğe hazırlanma, bir eğitim şekli olduğunu söyleyebilirsiniz.Veya zararlı dürtülerden kurtulmak için bir yöntem olduğunu. Ancak tüm bu hipotezler belirli bir fayda güdüyor.Ama oyun öyle bir etkiye sahiptir ki istemsizce bir bebeğe çığlık attırır,kumarbazı tutkuya boğar. Bir fayda gözeterek bunun istemsizce nasıl yapabilirsiniz? içgüdüsel dediğimizdeyse cevapsız bırakmış olursunuz sebebini. Eğer içgüdüsel ise; bu defa da nasıl fayda gözettiğini söyleyebiliriz?
Huizinga der ki ‘Bir çocuk fayda gözetmeden oyun oynar,tıpkı hayvanlar gibi. yavru köpeklerin birbirlerini oyuna davet edişi,birbirlerinin kulaklarını ısırmamaya riayet edişi bir fayda bir neden gözetilmeden yapılan bir eylem olduğunu gösterir.
İnsan alet yaptığı,aklını kullandığı kadar,özgürce beklentisizce oyun oynar. Ve bunu oyun oynadığını bile bile yapar.Herhangi bir mantık onu oyuna sürüklemez. İnsan mantıkdışı doğayı teyit eder oyunla.bu durum bizi salt rasyonel varlıklardan daha fazlası olduğumuzu gösterir.yani oyun oynama eylemi İrrasyoneldir.
Huizingaya göre insan; dış dünyayı açıklarken Mitleri kullanır,imgeleştirme yapar,ritüeller ve ayinler ile hayata anlam katar,şiirsel bir dünya yaratır metaforlarla.Bu bir oyun eylemidir. Elbette Shakespeare’in Dünyayı bir oyun sahnesi olarak tanımladığı bir perspektiften bahsetmiyoruz. Oyunun; medeniyeti, kültürü nasıl inşa eden bir eylem olduğundan bahsediyor olacağız.
Oyunun özelliklerine bakalım. Oyun; iyi,kötü,doğru,yanlışın dışında durur.ahlaki bir işlevi yoktur.Geçicidir; kendi içinde bölünmez kuralları vardır. Kovboyculuk oynanırken herkes rolünün hakkını verir;evcilik oynanırken her şey büyük bir ciddiyetle yapılır.Oyun düzen yaratır. Kusurlu bir dünyada kusursuzluk talep eder.Zaten estetiğin temeli de buradan geliyor, oyun ve onun düzen barındırmasından kaynaklı.Yani güzel olma eğilimi, oyun ve düzenli form yaratma içgüdüsüyle özdeşliğinden gelmekte. İçinde gerilim,denge,zıtlık,çözüm,ritim,armoni içeriyor.Aynı zamanda oyuncunun maharetinin,cesaretinin,azminin sınanması açısındansa Etik de içerir. Bunun sağlanabilmesi içinse Oyun adil olmak zorundadır aynı zamanda. Kurallara sadık kalınarak kazanılmalıdır oyun.Kuralları hiçe sayanlar birer Mızıkçı olur ve Toplumda onlara yer yoktur.Hilebazlar,yalancılar bile her ne kadar oyunun kurallarını hiçe saysalarda kuralları kabul etmiş göründükleri için, onlara tanınan tolerans kanun kaçağına,devrimciye,sapkına,peygamberlere tanınmaz.
Antikçağlara, hatta daha da eski toplum yapılarına gidelim.Ayin ‘eylenen şey’ ‘edim’ ‘eylem’ gibi anlamlara geliyor. Yani ‘Drama’dır. Bu performansların sebebini Huizinga, Leo Frobenius’un tespitini alıntılayarak aktarıyor;ona göre arkaik insan doğanın düzenini oynar,mevsimleri ayın ve güneşin zamanlarını oynar; kozmik düzeni taklit eder,ritüellerle düzeni koruyucu işlevini gerçekleştirme amacı güder.Ve insan sadece doğayla yetinmez; toplumsal düzenin ve kuralların çıkış noktası da burada inşa edilmeye başlanır. ve insanın tüm bu yaptıklarını çağdışı bir faydacılık olan nedensellikle açıklamaya kalkarsak işte orada sınırlandırmış oluruz insanı.Çünkü tüm bu oyun oynama dürtüsü insanda ifade edilmeyen yaşam ve doğa deneyiminin onu heyecanlandırmasından,yaratılış ve yokoluşun gerçekliğinin insan zihnini ele geçirmesinden ve insanın duygularını bir eylemle ifade etmek istemesindendir.
Ritüel, büyü, tören, din, gizem tüm hepsi oyun kavramına dahildir. Arkaik toplumlardaki sünnet ve ergenlik törenlerinin icrasında maskeler,kıyafetler ile oyun; korkmalar, korkutmaların gerçek olmadığı bilindiği halde itinayla oynanır.Mızıkçılık yapılmaz, insan hem bunu kabul eden hem de gerçek olmadığını bildiği halde aldanandır.İnsan aldanan olmayı tercih eder. nasıl bir çocuk aslan olmadığı halde ondan korkuyorsa yetişkin bir insan da bir şeyi izah etmek yerine onu hissedip korkmayı tercih eder.
Oyunun aslında en önemli öğesi agonistik tavır dediğimiz rekabetsel davranış biçimidir aslında. çünkü tüm rekabetsel oyunlar,hatta karşılıklı yapılan korolar kültürü yükseltmeye hizmet eder. oyun ne kadar bireyin ve toplumun hayatını nitelik ve yoğunluğunu arttırmak konusunda mahirse uygarlığın gelişimine bir o kadar katkı sağlayacaktır.
Oyuncu; oyunla başarısını perçinler,tatmin olur, hatta onur itibar için ölüm bile bazen kaçınılmazdır.işte bu onur için verilen mücadele topluluğa yarar.ancak bu rekabetsel istek Huizingaya göre bir güç arzusu ve hükmetme isteğinden değil; diğerlerinden üstün olma, birinci olma ve onurlandırılma arzusundan kaynaklanmaktadır.esas olan kazanmaktır.
Şöyle açalım, Eski çin kültüründe dişi ve erkek ilkeyi temsil eden yin ve yang birbirlerinin yerini aldığı gibi birbirleriyle işbirliği yapmayı temsil eden bir felsefedir. mevsimsel şenliklerde bu felsefeyi temsilen kadınlar ve erkekler karşılıklı icra edilen şarkılarda ve danslarda ifade bulur. birbirlerine kur yaptıkları bu şölenlerde bereketi arttırmak,ekinleri olgunlaştırmak arzusu Bazen grupları öyle çekişmeli hale getirmiştir ki bu ritüeller; toplulukların oluşumunu,toplumsal hiyerarşiyi ve feodalleşme sürecinin başlama sebebidir. Çok ileri zamanlardaysa Devlet biçim ve kurumlarının ortaya çıkmasına yol açmıştır bu ritüeller.
Öyle örnekler verilebilir ki, mesela; Kızılderili kabilelerindeki potlaç kültüründe birbirlerini hem hediyelerle birbirlerini onurlandırma konusunda hem de cezalarının acımasızlığı konusunda yarışa girerler.bir kabile diğerine bir hediye sunduğunda karşı kabile daha büyük bir hediye sunar diğerine.çünkü karşı tarafı onurlandırmak ve ondan üstün olmak arzusu kendini onurlandırmanın onayıdır.bir anlaşmazlıktaysa kendi kabilesinden birinin cezalandırılması söz konusu olduğunda, diğer kabilenin kendisinden olana daha büyük bir cezaya vermesiyle sonuçlanır.
Kleopatra ise Antonius karşısında bu üstünlük hamlesini, incisini sirkenin içinde eriterek yapar. Tüm bunlar şan ve şeref için oynanır. Bir şeyi iyi yapmak başkasından iyi yapmak demektir. Ne kadar zaman içinde yüzeyselleşip özünü kaybetse de Şövalyelik idealleri için de söyleyebiliriz bunu.Ama Başlangıçta kültürleri şekillendiren bu kadim kültür, gerçi ideallerine sadık kalmadı ve geriye sadece ihtişamlı ve kibar tavırları kaldı. Spartalı çocukların acıya dayanıklılığı için sergiledikleri imtihan veya gladyatör dövüşleri de yine rekabetçi işlevi olan ve uygarlığın gelişimindeki en dikkat çekici formlardan birkaçı.
Uygarlık elbette zaman içinde daha renkli ve karmaşık hale geldi. üretim teknikleri ve toplumsal yaşamın daha detaylı örgütlenişi aslında kültür ile oyun arasındaki temasını gizliyor görünüyor. Bu temas, Düşünce ve bilgi sistemlerinin, doktrinlerin, kuralların, ahlaki doğruların ve geleneklerin altında boğulmuş halde. medeniyet fazlasıyla ciddi bir hale bürünmüş ve oyun oynamak ikinci bir önem arz eder halde günümüzde.
Medeniyeti oluşturan oyun kavramının temelde sebebiyet verdiği ancak yüzeyde kristalleşen örneklerine bakalım,daha anlaşılır hale gelecektir. Mesela 17.yy yargıçlarının Peruk ve cübbelerinde oyunun dış dünyadan tecrit halini ve kendine has oyun kurallarını görürüz. çünkü bu giyim kuşam; soyut bir oyun alanına geçildiğini, duruşmanın kazanılması gereken bir oyun olarak görüldüğünü gösterir. Duruşmalar; argümanlar, karşı argüman üretme, tartışma, üslup, belagat sanatı,retorik ve ikna mücadelesiyle ciddi bir oyun alanıdır. hatta romada mahkemelerde hıçkırıklara boğulma, iç çekme gibi rollenmeler de bu oyunun bir parçasıydı.
Huizingaya göre; bu bahsettiğimiz tüm oyun argümanlarının, oyun standardından hakikat ve haysiyet standartlarına kayması ve bu kavramlar içinde modalaşması Stoacıların çabalarıyla olmuştur. günümüzde davayı kazanma doğru yanlış adalet arayışı kavramlarıyla tasavvur edilse de arkaik toplumlarda sadece kazanmak ve kaybetmek olarak görülü,etik değerler içermezdi.
Bir konuda karar vermek için kura,yazı tura yöntemlerini kullanma sebebimiz sizce ne olabilir ve sonucuna itiraz edemeyecek kadar kesin hüküm içermesinin?İster İlahi irade deyin ister kader, ya da şans deyin kazanmanın kendisi hakikat ve doğruluğun kanıtıdır. Oybirliği veya çokluğuyla alınan kararların da, Zeus’un savaşan toplumların kaderini belirlerken teraziyi kullanmasının da altında yatan sebep budur. Yani seküler adalet, tanrısal bir yargıdan doğar. Kazanmak için verilen mücadelenin kendisi kutsaldır.eğer bu mücadele etik temelde yürütülürse hukukun alanına yükselir.İlahi güç temelinde değerlendirildiğindeyse inancın alanına terfi eder.
Huizingaya göre savaşların sebebi zannedildiği gibi tarih ve sosyolojinin açıklaması doğrultusunda maddi çıkar,iktidar hırsı,ekonomik güç,siyasi dinamikler değil,çoğunlukla bir oyunu kazanma arzusuyla dolup taşan gurur,boş kibir ve gövde gösterisidir sadece.elbette savaşları bir düello gibi adil düşünemiyoruz.arkaik kabile içindeki cinayetleri onurlu bir oyun olarak görmek imkansızdır. ancak bir erdem oyunu olarak değerlendirildiği ve görüldüğü ölçüde medeniyetin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.Mesela Ortaçağın en büyük motivasyonlarından Şövalyelik fikri uluslararası hukukun türemesini ve toplumsal güvencenin vazgeçilmez kurallarının temellerinin atılmasını sağlamıştı.daha felsefi bakarsak şövalyelik kültüründeki onur ve soyluluk ideali, aslında günahların ilki olan kibirde kök salar. ancak toplumların daha ileri aşamalarında adalet ideali ona entegre olur.kabile ve klanlar büyük ulus ve devletlere dönüşürken devletler hukukunu bu temel üzerinde inşa etmiştir.
Agonistik dürtü; oyun temelli bilmece,şiir ve mitlerde de görülür, felsefenin kökeni olan bilmeceler sofist ve hatiplere kadar tüm yunan filozoflarını birer tipik savaşçıya dönüştürmüştü. Dilin ritmik düzeni,kafiye, asonans, anlatımın bilinçli gizlenme şekli ifadelerin sanatsal inşası dille oynanan bu oyunun argümanlarıdır. İster mit,ister lirik ister drama, destan ya da modern bir roman olsun sanatçının amacı bilinçli veya bilinçsiz okuru büyüleyecek bir gerilim yaratmaktır. Her şiir oyundan doğar,kutsal tapınma, böbürlenme oyunları veya zeka, hazırcevaplık oyunları bu oyun alanından çıkışlıdır. Keza mitlerin de şiir ile güçlü bağı bu noktadan gelir. günümüzde her mit bizim için şiirdir artık. ister yazılı ister sözlü aktarılmış olsun,ilkel zamanlarda gerçekleştiği varsayılan hikayelerin anlatımı ve dönemlerinde kutsal birer bilgi kaynağı olarak kabul görmüşlerdir, rahiplerin elinde mistik bir yoruma maruz kalsalar da.
Ölümsüz üç büyük yunan şiir türü; epik,lirik ve drama üzerinden oyuna uzanalım. bu türler arasında lirik şiir oyun alanına en yakın olanıdır.lirik burada sadece bir janrı değil bir esrime halini ifade eden tüm ruh hallerini içerir,şiirsel konuşma ölçeğinde lirik anlatım mantıktan en uzak,müziğe ve dansa en yakın olanı, mistisizm, kehanet ve sihrin dilidir. sanatçının ilham hissiyle hem en yüce bilgeliğe hem de anlamsızlığa en yakın durduğu yer burasıdır, shakespeare’i klasisizm geleneğinde bu kadar fark yaratıcı kılan da bu çılgınca esrime ve abartma eğilimi olduğu aşikardır. Epik şiir ise şenlik icrasında değil de salt okunur halde olduğunda oyunla bağını kaybedebilir. Sadece Drama doğası gereği eylem niteliğiyle her zaman oyuna bağlı kalır. Komedya Dionysosun şölenlerinde doğmuş tragedya ise insan yazgısını sahneleme üzere yazılmış kutsal rtüellerdir. çok daha sonra gerçekleşir aslında komedyaların eleştirel birer metin,tragedyaların da bir performansa dönüşmesi.
Peki yine şiirden gelen mite dönelim. hayatın ve doğanın gizemli, tehditkar yanlarını aydınlatmada kişileştimeler yapmak mitin olağan işlevidir. tüm kişileştirmeler zihnin bir oyunu ve hatta insanın bırakamadığı önemli bir alışkanlıktır diyebiliriz. Bazen yakamızdaki düğme koptuysa ona bir küfür savurduğumuzda sanki kendi iradesi varmış gibi düşünürüz düğmeyi, işte bu kişileştirmedir. Antik çağlarda totemizmin de imgeleştirmenin de temelinde yine oyun eğilimi yatmakta.
Bilmecenin de bir oyun olduğunu söylemiştik. Bilmeceler, yunan düşünürlerin soru cevap oyunlarının yayılmasıyla felsefeyi doğurmuş bununla birlikte sofistleri, teosofistleri ortaya çıkarmıştır. Platon, felsefeyi hakikat arayışına sürüklerken düşük seviyede sofistler ise entelektüel hazır cevaplığa doğru sürüklendi. ancak antik yunanda, retorik bilgiçlik öyle güçlendi ki felsefe aleyhine gelişim gösterdi,çünkü sıradan bir sofist veya hatip için hakikatten daha ziyade haklı olmanın vereceği tatmin önemliydi. yine onları harekete geçiren rekabet içgüdüsü,şan ve şeref mücadelesidir. Hatta Nietzsche’nin felsefe yapma tarzını bu minvalde eleştirenler olsa da felesefeyi antik kökenlerine geri döndürdüğü düşünebiliriz.
Platon der ki;tanrılar dünyaya acı çekmeye gelmiş insanlara acıdıklarından onlara yarenlik etmesi için Apollon ve Dionysosu göndermiştir. İnsanlar; bedenlerini de seslerini de zapdedemezler çünkü; sürekli hareket etmeleri, neşe içinde gürültü yapmaları,dans etmeleri,çığlık atmaları gerek,arkaik şölenlerde bu zapdedilemez arzulara eşlikçi olarak ritim ve armoni bu tanrılarca bahşedilmiştir. ritmi ve armoniyi içinde barındıran müzik baştan beri toplumsal olduğu ve oyunla ilintili olduğu söylenebilir. Ancak her daim sanatçısının küçümsendiği bir oyun alanı olarak devam etti yolcuğuna,icrasının ne kadar zor olduğu bilinse de sıradan mesleklerden farklı görülmedi,17.yy büyük müzisyenlerinden Haydn’in bile esterhayzilerin huzurunda uşak elbisesiyle konser verdiği bilinir.
Müzik,şiir ve dansta oyun unsuru bariz belliyken; plastik sanatlarda ki oyun unsuru Müzikal sanatlara göre farklılık gösterir. Resim, heykel gibi plastik sanatlar maddeye ve onun sınırlamalarına bağlı kalması onların tamamen özgür bir oyun olmalarına engeldir. dans için bir parantez açarsak hem müzikal hem de plastik sanat olarak değerlendirebiliriz. çünkü temel unsurları ritim ve armoni olsa da insan vücuduna bağlı olması sebebiyle manevra yeteneğinin sınırlı oluşu onu aynı zamanda kısıtlar. dans da heykel gibi plastik bir yaratımdır ama bu yalnız bir an sürer, müzikle ortak yanı ise onu sürekli tekrarlanabilmesinden gelir.
Plastik sanatların bir farkı da sanatçı ne kadar büyük bir yaratıcılığa sahip olsa da azimli bir zanaatkar gibi çalışmak her daim düzeltme yapmak zorundadır. Ve oyun unsuru eksik gibi görünse, görünür bir eylem olmadığını düşünsek de onları sergilenmesi sırasında onu izleyenlerin düşünce ve hayaliyle bir bütünlük arz eder o sırada,seyircisiyle birlikte ancak imge üretimi söz konusudur. gösterim şeklinin sosyal etkinliğin bir paçası olarak sergilenmesiyse bu yüzdendir zaten.Müzikal sanatlar gibi kolektif bir atmosferde gerçekleşmese de bu sanatların kökenlerinin oyun dürtüsü olmadığını düşünemeyiz. hangimiz sıkıcı bir derste bilinçsizce bir nesne çizip ya da defterin köşesine süsleme yapmadık? bu oyun dürtüsünden başka bir şey değildir işte.bazen bu karalamalar bir insan veya hayvan figürüne dönüşür,bazen de süslemelerin ötesinde mimariye, dekorasyona evrilir.Mesela mimariyi sırf estetik dürtü olarak değerlendiremeyiz,Mağaralarda çizilen aslanlar,arıların karıncaların inşaa ettiği yapılar ancak oyun dürtüsüyle açıklanabilir.
Ritüel kutsal oyunun içinde büyüdü;şiir oyunun içinde doğdu ondan beslendi;müzik ve dans saf bir oyun felsefe ve bilgelik ise dinsel yarışmalarda ifade buldu. savaştaki kaideler ve soylu yaşam prensipleri, oyun kalıplarının üzerine inşaa edildi. En erken zamanlardan bu yana medeniyetin oynandığını söyleyebiliriz yani medeniyet oyundan geliyor değil;medeniyet zaten oyunun içinden doğmuştur.
Dönem dönem ise oyunun metodu aynı kalsa da farklı görünümlere bürünebilir.mesela oyun;Rönesans sanatında bir kusursuzluk oyunuydu.açarsak Rönesans ruhu uçarı hoppa değildir,antikçağları taklit eden oyunu kutsal bir ciddiyetle sürdüren bir sanat anlayışıdır. Leonardo’nun, Michelanj’ın zihinleri her ne kadar ciddiyetle dolu olsa da tutumları oyundan ibarettir. Rönesans görkemi idealize edilmiş geçmişin üzerini örten bir maskeyken; Barok dönemindeyse oyun, bilinçli abartıya göz kamaştırıcı, devasa, gerçekdışı şeylere ilişkin tasavvur ortaya koyma eğiliminde olmuştur.kutsal ve dinsel betimlemeler de bile kasıtlı olarak estetik, ihtişam ve abartma eğilimi o kadar dayatır ki kendini, eserin samimiyetine inanmakta zorlanırsınız.
Huizinga önemli bir şeye dikkat çekiyor;sanata şüpheyle yaklaşmamız konusunda.çünkü bir eserin temelinde yatan oyun unsuru sanat eserinin ciddiyetini, samimiyetini, sanatçının öznel duygularını hatta niyetini anlamamız konusunu anlamamıza imkan vermeyebilir. hatta daha ileri giderek sanatçının öznel gerçekliğiyle eserin pek bir alakası olmadığını eserin kendi nevi şahsına münhasır bir şey olduğunu dile getiriyor Huizinga. Barok döneminde üst seviyelerde gördüğümüz bu sanat eserlerinin abartılılığı sadece sanat eserlerinde kalmaz yaşam alanında da emarelerine de nüfus eder. örnek verirsek; 17.yy erkek giyim tarzı abartısıyla biçimsizliğin zirvesine ulaşır. Bu yüzyılda Dublet, pantolon, pelerin, peruk, asalet ve zarafet sembolüydü. Sadece peruk bile salt kıyafet tarihi değil uygarlık tarihinde bile ayrı bölüm oluşturur denilebilir yaygınlığıyla. Peruk;bir beyefendi,asilzade, avukat, tüccar, din adamı için zorunlu bir göstergeydi ancak biçimsizliğe varacak kadar abartılı örneklerine rastlanır oldu. bunun sebebi;erkeklerin doğanın onlara bahşettiğinden daha fazlasını talep ettiği gerçeği.Yeterince zengin olmayan buklelerin ikamesi,doğanın taklidi olarak ortaya çıktı sonra bir stil bir moda haline geldi. Özellikle peruktan bahsetmemizin sebebi aslında onun bir sanat eseri olması. Peruk suratı bir resim çerçevesi gibi çevreliyordu.ilginçtir ki o dönemde resimlerin çerçevelenmesinin başlangıcının da aynı zamanlara tekabül etmesi tesadüf değildir. Yüzü izole etmeye, ona asil bir hava kazandırmaya, onu yüceltmeye hizmet eden bu aksesuar aslında uygulamalı bir sanattır.
Baroktaki tüm bu renk,abartı,ihtişam sonraki yüzyılı da etkisi altına alan Romantizm ve Rouisseculukla başka bir yöne evrildi. Doğayı taklit etme tenkit edilir hale geldi,peruk bir süs eşyasına dönüştü. Katı ve yapay olan her şeye karşı çıkıldı. Doğal ve masum olanın savunuculuğu Fransız devrimiyle gerçekleşti. Baroktaki abartı ve ihtişam etkisi yaratma eğilimi, 1750’lerde moda olan Romantizmle üslupçuluğa bıraktı yerini. romantizmle aristokratlar devre dışı bırakılıp burjuvaların edebiyatı sahneye çıktı.o dönemin tüm toplumsal idealleri kişisel duyguların kullanımıyla bir sanat formuna dönüşmüştü. Romantizm, Karşılıksız aşk,yarım kalan sevdalar gibi temaları edebiyatta idealleştirme nesnesi haline geldi.Hümanizm ve baroktan sonra gelen bu üslupçuluk, aslında daha sahici sanat taklidinden başka bir şey değil Huizingaya göre.Yaşam ve düşünceyi duygusal kodlarla uygulayan bir yöntemdi sadece. O zaman akla şu soru geliyor, tüm sanat yapmacık mı? sahici yanı yok mu? huizinga bu durumu şöyle açıklıyor; Tüm değerlendirmeler, ciddiyet ile oyunun, yani rol yapmanın arasında istikrarsız bir denge olduğunu ve oyunun tüm ritüellerin, dinin,ahlakın merkezinde olduğunu unutmadan yapılmalı.
19.yy uzandığımızdaysa Faydacılık,randıman,burjuvanın toplumsal refah ideali,sanayi devrimi,teknoloji; üretimi ve çalışmayı çağın ideali haline getirdi. Bütün avrupa işçi tulumu giydi.Bundan sonra uygarlığa egemen olan unsurlar;toplumsal bilinç, eğitim hedefleri,bilimsel hükümler oldu.Marksist argümanın ortaya konmasıyla ve buna inanılmasıyla idrakimizin tepetaklak olduğunu söylüyor Huizinga.Ona göre İktisadi unsuru bu kadar abartmanın ardında yatan şey;aslında insana dair bütün gizemleri öldürüp,insanı suçundan ve günahından azad eden rasyonalizme, faydacılığa ve teknolojiye tapınmaktan kaynaklanıyor. Ona göre ne liberalizm ne de sosyalizmin oyunu besleyebildi;devlet reformlarının, bilim,felsefe, ve iktisatın büyük bir ciddiyetle takip edilmesiyle edebiyat ve sanat kendini tüketti, fransız devrimi öncesi modada görülen renkler,fantastik giyim kuşam bile devrim sonrası bu yüzyılda kasvete ve renksizliğe teslim oldu.Bir beyefendinin giydiği frak garsonların giydiği bir kıyafet artık.Erkek modasının bu şekilde eşitlenip demokratikleşmesi,fransız devriminin modadaki yansımasıdır.
Günümüze bakacak olursak; oyununun en grotesk biçimi topla oynanan oyunlar, sporla özdeş halde şuan. özellikle 19.yy ingilteresinin toplum yapısının,örgütleniş şeklinin,yerel yönetimlerin özerkliğinin, birlik ve dayanışma ruhunu etkilemesi; zorunlu askeri eğitimin olmayışının ve geniş düzlüklü coğrafya yapısına sahip oluşunun da egzersiz için uygun şartları sağlanması bu ülkeyi sporun beşiği haline getirmiştir. ama Sorun şu ki;sistematik ve disiplinli hale gelen oyunlar, oyun niteliğini yok ediyor. çünkü profesyonel olarak icra edilen oyunlar bir oyundan ziyade iş olarak görülür. Amatörlerde ise bir aşağılık komplesine sebep olur. arkaik kültürde büyük organizasyonlar sağlık mutluluk getiren etkinliklerdi. günümüzdeyse devletçe reçete edilir halde. Olimpiyat ve atletizm gibi ne kadar büyük organizasyon olursa olsun kültür oluşumuna artık bir faydası yok. E-Spor, satranç gibi oyunlar için de geçerli bu bahsettiğimiz. çünkü toplum bu faaliyetlerden ne yarar ne de zarar görür. Satranç mesela zihinsel beceriyi tek bir alanda keskinleştiren bir faaliyet sadece. Halbuki gerçekten oyun oynamak çocuksu bir masumiyetle oynamak olmalı.
Tam tersi evrilmeler de yok değil. Mesela ticaret ve üretim;teknoloji, reklam ve iletişimin yaygınlığı ile rekabet had safhaya çıktı. kazanmak önem kazandı ve daha fazla ciro elde etme isteği sportif bir hal aldı. elbette ticaret bir oyun değil ancak bu formda göründüğünü söyleyebiliriz.
Peki sanatta oyun unsuru ne durumda?Sanatta oyun dürtüsü zayıfladı mı? Güçlendi mi? Rönesansla birlikte toplumsal perspektif bireyselleşti, sanat yüzyıllar içinde işlevselliğini kaybetse de sanatçı birey açısından bağımsız ve özerk bir meslek alanına dönüştü. Sanat daha samimi bir hal alıp; kişisel zevklerle ilgili bir meseleye evrildi.18.yy kadar hep ikincil önemdeki küçük bir azınlığını ayrıcalığı olan sanat, ve sadece hizmetkar olan sanatçının geniş kitlelerce takdir edilişi fotoğrafik çoğaltımla oldu ve zamanla toplumda bu konu snoplaştı. sanata ilgi duymak moda oldu,sanatçı sadece zanaatkar olarak görülürken üstün bir varlık olduğu kabul gördü.Elbette bu yaygınlık, iyi bir eğitime sahip olmayan, herkesin fikir yürüttüğü bir özgürlüğe sebep olsa da,bir yandan sanatçıların özgünlük arayışını ve yaratıcı dürtülerini de fazlasıyla tetikledi. Bir sürü sanat formunun peşinden koşulup duruldu. empresyonizmden tutun da 20.yy’lın en abartılı sanat akımlarına kadar.
Huizinga harika bir şey dile getiriyor sanat konusunda. ona göre “sanatın kendi sahip olduğu yüce amacın ve yarattığı güzelliğin büyük oranda bilincinde olmaması, onun için bir lütuftur. Sanat özbilince sahip olduğu, bir başka deyişle kendi güzelliğinin farkına vardığı an, çocuklarınkine benzeyen o ebedi masumiyetten bir şeyler yitirme eğiliminde olur.” velhasıl Mekanikleşerek,piyasaya hakim ticaret üzerinden yapılacak her sanatsal üretim, sanata oyun unsurunu kaybettirecektir.
Medeniyetin kökenlerinin soylu bir oyuna dayandığını gördük peki günümüz savaşları veya saldırıya, zulme uğrayan,hakları ve özgürlükleri için mücadele edenler için de bu oyunun bir anlamı var mı?
Bir eylemi oyun olmaktan çıkaran şey ahlaki içeriğidir. Mücadele etik bir değere sahip olduğunda oyun olmaktan çıkar; ancak gerçek medeniyetin tesisi de oyun unsurunun yokluğunda sağlanamayacaktır. Bu ikilemde kaldığımızdaysa her naparsak yapalım mihenk taşımız ahlaki bilinç ve vicdanımız olacak.