·480 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Nisan 2026 16:23 Kitabı keşfetme sürecim çok tesadüfi ve içten bir şekilde oldu. Instagram’da gezinirken karşıma yaşlı bir hanımefendinin videosu çıktı. Çok tatlı, samimi, diksiyonu mükemmel biriydi. Sonrasında torunu ona "En çok hangi kitabı seviyorsun?" Diye sorduğunda "En sevdiğim kitap yok her kitap benim için güzel ama Senden Önce Ben'in kalbimde yeri ayrı” diyerek bu kitaptan bahsediyordu. O cümlenin samimiyeti beni direkt etkiledi ve hiç düşünmeden tamamen saf bir merakla kitabı araştırıp okumaya başladım. Reklamların veya popüler kültürün zorlamasıyla değil, bir duygunun peşinden giderek okudum. Bunun için mutluyum, kendimle gurur duyuyorum resmen ve sırf bunun için bu kitabın yeri bende ayrı olacak diyebilirim.
Kitabın konusu: Louisa Clark diye sıradan, hayatı biraz küçük bir kasabada geçen, ne yapacağını tam bilemeyen, iyi kalpli bir kızın hikâyesiyle başlıyor. Lou, iş bulmak için kaza geçirdikten sonra felç kalan ve hayatı tamamen değişen Will Traynor’un bakıcısı oluyor.
Will eskiden çok aktif, hayat dolu, her şeyi deneyimlemiş biri ama kazadan sonra hem fiziksel hem de ruhsal olarak çok zor bir noktaya geliyor ve yaşamına devam etmek istemiyor. İkisi aynı evde zaman geçirdikçe aralarında bir bağ oluşuyor. Lou, Will’e hayatın hâlâ güzel taraflarını göstermeye çalışıyor ama hikâye sadece bir aşk hikâyesi değil, daha çok insanların acıları, seçimleri, sınırları ve bazen sevginin bile her şeyi çözmeye yetmemesi.
Yazarın anlatımı ağır betimlemelerden uzak, daha çok olayların detayları üzerinden ilerliyor. Bu yüzden okurken sanki sahneleri izliyormuşum gibi hissettim. Özellikle kazadan sonra bir insanın hayatına devam edememe isteği, umutsuzluğu ve içsel acısı çok net şekilde verilmişti.
Karakterlere gelecek olursam, Louisa benim için güzel bir yer edindi. Zamanla fark eden, kırılan, düşünen ve değişen bir karakter. Ailesi tarafından ise çoğu zaman yük ve beklentiyle karşılaşması dikkatimi çekti. Onun sürekli para getiren kişi gibi görülmesi, kardeşiyle kıyaslanması beni rahatsız etti. İçindeki merhamet ve ahlak duygusu çok güçlüydü ama aynı zamanda bu süreçte kendini de sorgulayan bir karakter. Will’e iyi gelmeye çalışması, bazen ne yapacağını bilememesi, onun için ağlaması bana çok gerçek geldi. Onu sevdim.
Will ise çok daha ağır bir karakter. Kazadan sonra hayatının tamamen değişmesi, fiziksel olarak sınırlarının daralması ve bununla birlikte gelen umutsuzluk çok anlaşılır. Eskiden dünyayı avucunun içinde tutan, her şeye hükmeden bir adamken şimdi bir çatalı bile tutamıyor oluşu onun gibi biri için sadece bir engel değil, bir kimlik kaybı aslında. Will sadece yürümeyi değil, "kendisi olmayı" kaybettiği için bu kadar umutsuz.
Lou ve Will’in ilişkisine baktığımda ise en çok hissettiğim şey birbirini gerçekten görme haliydi. Lou’nun uzun süredir içinde olduğu ilişkide artık duygusal olarak kopmuş olması ve Will’e doğru yönelmesi daha çok bitmiş bir şeyin fark edilmesi gibi. Lou’nun Will'e bıraktığı etkiyi şu söz çok iyi anlatıyordu: "Kalbimde bir iz bıraktın Clark. Komik kıyafetlerin, kötü esprilerin ve en küçük bir duygunun bile saklamak konusunda beceriksizliğinle odamdan içeri girdiğin ilk andan itibaren bende bir iz bıraktın."
Kitabı bitirdiğimde içimde kalan şey çok net bir hüzün oldu. Yarım kalmışlık, keşke ve kabullenememe hissiyle karışık bir duygu. Her şey daha farklı olabilirdi gibi hissettiriyor ama aynı zamanda hayatın her zaman daha iyi bir son vermek zorunda olmadığını da gösteriyor.
Birkaç sevdiğim alıntıyı bırakmak istiyorum buraya:
"Şimdiye kadar gittiğim her yerde insanlar bana sanki oraya ait değilmişim gibi bakıyorlar."
"Ne var biliyor musun?"
"Neymiş?"
"Bazen sabahları uyanmak istememin tek nedeni sen oluyorsun."
"Kendi kendime, her şey iyi olmalı, dedim. Her şey iyi olmalı."
"Önünde tüm kalbimi paramparça ettim."
"İnsanları olduklarından farklı birine çeviremezsin."
"Ona hoşçakal bile diyememiş olmama katlanamıyorum."