Haydar Ergülen – Keder Gibi Ödünç
Mırıldandığın her şeysin, sesinden öpüyorum
sessizliğine de eğiliyorum fakat neresindesin
kapanınca harflerinin kapısı: Adın şiirim!
**
Heceler gibi öpüyorum işte iki hecesin
adından başlıyorum öpmeye kırlara çıkmış
harflerinin arasından öpüyorum: Ağzın cennetim!
**
Dilin hâlâ çocukluğun suyunda terli
ve haylaz suyundan öpsem küskün
bir çeşmesin harflerin susuz: Dilin cehennemim!
**
Mırıldan dur bana, senin üstüne harf
getirmem daha, ağız ağıza duruyor harflerin:
**
Harflerin aralanmış
sesliler sevişiyor
sessizlere bu cümlede
sıra gelmeyecek gibi
**
Bir ses sesini öpse
harflerin uykusuz kalır
**
Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm!
**
Susacak kadar büyütürüz ya çok şeyi
ben en çok yoksulluğumuzdan korkarım
nasıl da yoksuluz sessizliğin karşısında
korkuyoruz kelimelerin de bunca yükselmesinden
ya düşerlerse aramıza! Harflerden kumu
üfleyince çöl görünür mü bilinmez, fakat
sözler kaybolunca görünen ufukta, hayat
herkesi ıssız adasına indiren gemi...
**
Mırıldanıp duruyorum da eskiden yeniden
kendi dilime bir çeviremedim şu sessizliği!
**
Uzak akraba diyorlar şimdi kelimelere
ve mezarlara bakarak...
Kâlp bulutlu değilse yağmur boşuna,
sen yine gazelini dök mırıldanarak:
Çocukluğum, hayatımdan düşen ilk yaprak!
**
Yalnız köyler evlatlık verilir gibi
şiire yağar yalnız kelimeler de
ve yatağı kâğıt olur dokunsan
ağlayacak bir ıssız cümlenin
**
Seni seviyorum çünkü
sevmemek de aşk kadar vahşidir!
**
Bilinir de ahmakıslatanda ustalığım
çırak bile sayılmam şu aşk ilminde
**
Mektup herkese gider, bulduğuna açılır
şiirse kimseye açılmayan o eski mektup
zarfını kelimeler doldurur, sen içine bak!
**
Ona dedim ki: N'olur kazandığın şiiri
mektupla göndermemi isteme benden
şiir, eski mektup değil artık, bir pul:
Ya gönderilmemiş bir aşkın üstünde dursun
ya bu sessizliğin bir köşesinde unutulsun
**
Postacıları unutma, ll Postirıo'dan sonra
mektubu unut, bak postacı geliyor şiir veriyor!
**
- Anne, sanırım dışarıda unuttun beni,
diyordu kapanan mektuba bakarak bir pul,
küçüktü, annesini bir mektup sanıyordu
Olsa... Annesinden sökemezlerdi di'mi çocuğu!
**
İki mektup yaz;
birini sev,
birini at!
**
Hayatımı nasıl taramalıyım ki fiyakalı dursun
kimse anlamasın bir İstanbul hatırası olduğunu
yoksa taşralı bir küçük adam Paris'te şair olur
ve ölür, ütülü bir mendil gibi unutulur
**
Galiba insanın yakışıklı bir kalbi olmalı önce
sık sık tozu alınmalı, parlatılmak aynalı sözlerle
benimse kâlp hususunda cilalı bir cümlem bile yok
mırıldandığım sözlerin çoğu ondan gelse de
**
Kendime en çok on yedi yaşımda benziyormuşum
buldum o çocuğu Gençlik Parkı'nın önünde
yıllar seni eskitememiş dostum, ifaden aynı
yarısı tebessüm yarısı korku dolu o çehre
suçlarımla göz göze gelmemek içinmiş meğer
o resimden bugüne gözlerimi kaçırarak bakışım
hâlâ suç gibi duruyor o bakış gözlerimde
**
Yıllarca mırıldandım olmadı, artık yalvarıyorum
Tanrım n'olur bir fiyaka bağışla bana
hatırlı kullarının arasında sayılmasam da
çok görme ufacık bir jesti, fiyakalı bir bakış
fırlatamadan ölüp gideceğim yoksa
**
Yalnızca ben değilim bunu dileyen
kalbim ki kırk yılı aştı bir-iki kez evinden
çıkıp başkalarının evinde konaklamaktan başka
fiyaka nedir hiç bilmedi hayatta
her kalbin olur o kadar fiyakası
boşuna mı besliyoruz onu göğsümüzün en güzel odasında?
**
Yürüyüşümse hiç fiyakalı olmadı zaten
aynı yol aynı menzil, bir adamla gölgesi
on yedi yaşındaki çocuk ve adam, ikisi de ben
gittik durduk uygun adım hiç mırıldanmadan
ve gölgesi sahibinden muntazam o memur
adımlarla uydum da şu hayat denen mesaiye
yine de uygunsuz bir şey kaldı bu muammadan
**
Hiç kolay değilken kendine alışması insanın
başkaları nasıl da kolayca alışır ona, şaşarım
onlar alışınca alışmak kaldı bana da
oysa unutulacak kadar alışılsın istemiştim hep
varlığım kadar yokluğuma da -varlığım
yokluğuma armağan olsun- varken olmadı da
bari yokluğumdan bir fiyaka kalsın!
**
Orhan Kemal romanlarında rastlardım o kadına
hani tütün içen adamını kokusundan sever ya,
tüttüm durdum da onca biri çıkıp demedi:
o sigarayı bir tutuşun var ki adamım
kim görse aşka düşer de kül olur ona!
**
Başka resmim olmadığındandır bunca kül bunca duman
o da eskidenmiş meğer, sönmüş, yetişemedim
tütünün fiyaka sayıldığı büyülü zaman
**
benimse ne sözlerim cilalı ne istikbalim parlak
fiyaka yapayım derken fiyasko olur da
ruha ıstırap vermekten başka işe yaramaz!
**
Aşk tek kişilik bir cinayettir ve herkes
kendine kıyar sevdiğini öldürmeden önce!
**
Gür bir hayat gerekir şiire taramak için
bundandır bende üzgün durması kelimelerin
**
1.
Eski arkadaşlıklar resimliydi
‘canım arkadaşıma cansız hatıra’
fotoğraflar siyah-beyaz, hatırası derindi
bir gözü tenhaydı Şahin’in bir gözü kalabalık
arkadaşı gibi gözü var mı insanın
nasıl olsa dünyaya aynı gözle bakacaktık
**
Ben senin tenha gözün olacaktım hem
tek başıma en kalabalık arkadaşın
yarım bir çocuk olarak beni
bu dünyaya erkenden bırakmasaydın
**
İnsan arkadaşına benzer
ve iyidir benzemesi
arkadaşlığın da eski bir şehre
hele usul sesliyse şehir, trenler de
bölmemişse henüz arkadaşlığın sesini
**
Ben benzemenin iyi olduğu şehirlerden
yani benzediğim ne varsa eskiden
yavaş akan bir şehir, sakin kitaplar,
su aziz ve biz büyüdükçe yeşil
bir nehir, kuşları bile dalında yerli
bir şehirden birden kanatsız uçtum
kayıp ikizlerle dolu bir şehre düştüm
baktım herkes benzersizin peşinde
herkes kayıp arayan yok kendini
anladım beyhûdeymiş benzerimi aramak
eski arkadaşlıkların payına bir damla bile
gözyaşının düşmediği şehirde
**
Biz iki çocuktuk, şimdi çok eski
isimler gibi hatırda dursa da dile gelmeyen
şiirler gibi kimse anlamayacaktı zaten
bizim birbirimizden ne anladığımızı
**
Biz iki çocuktuk ve kelimeler
yeniydi, dilimizi yakıyordu,
büyüktü, çocuk ruhumuzu dağlıyordu
sokaktan nereye kaçsak
filmlere, kitaplara, evlere
gözün suçu hızla ağırlaşıyordu
**
Biz iki çocuktuk, iki arkadaş
birbirimizden başka kahramanımız yoktu
gözlerimiz arkadaşlıkla dolu dolu
çıkıyorduk filmlerden, romanlardan da
sessizce yürüyorduk birbirimize çıkan
içimizdeki en uzun yolu
**
Biz iki çocuktuk gülün gözünde
kim daha çok yağacak! Nefes nefese,
Fransızca karatahtada rouge et noir, pencerede
Türkçe bir bulut öyle mavi öyle saf
ikimizin de aklında gülden aferin almak
aferin çocuklar, aferin sevinçli bulut
böyle derdi Gazi Eğitim’den Gül hoca:
Dil bir buluttur, yağdıkça şiir olur…
**
Bu şiiri yazarsam sanki o bulutun gözlerinden
yaşlar boşanacak gibi mutluluk ve kederden
sanki, sanki diye bir mevsimmiş anılar
gibi diye bir günmüş çocuk ömrümüz
birbirine baka baka mavi iki bulutmuşuz da biz
çıkmazmış ikimizden mavi bir yağmur
ve mavi bir umutsuzluktan kararırmış hayatımızdaki gül
kararmış bir gül yağmurda heves bırakmaz
heves yarım kalırsa mavi de yarım
yağmur yarım kalırsa Fransızca da yarım
iki çocuktan hangi bahçeye kalsa gül yarım
yarım gülden kalan şiir başka gülde açılmaz
**
“Kimsenin gözlerinde böyle bir kalp görmedim
aradım da bir daha kimsede o kadar
göz o kadar siyah ve öyle bordo
bir gül ki yarısı bile kelimeleri yakar
o kelimeler ki söylenmemiştir daha
ve şımartmamıştır bir şiiri henüz
çünkü ben bir buluttum öldüğümde
yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde
yazda haylaz, güzde gazel, yolda avare
değildi bize benzerdi kelimelerimiz
aynı evdeydik sanki, kelimeler de annemiz
**
Dünya gurbetinden dönenler söylüyor şimdi
arkadaşım yağmur olmuş: unutulmamak ne iyi
ve ne güzel Türkçe gibi mavi bir şiir yazmak,
yağmurda bir gülü Fransızca hatırlamak
Il pleu sur la rose… sur la rose… rose…
**
İki bulut bir gül olduk hemen dağıldık
bulut öldü, gül karardı, yağmuru bıraktık
yapayalnız gurbete, bilmem bu zalimliği
yağmura nasıl yaptık: ona kaldı yarım
bıraktığımız her şeyden yarım hatıra,
yarım gül, yarım şiir ve yarım arkadaşlık…”
**
Yağmur gibi Fransızca konuşacaktık
bulut gibi Türkçe ağlayacaktık
biz, iki çocuk kalacaktık, büyürsek
dokunur diye gözlerimiz o güle
**
Konuşmadık
ağlamadık
dokunmadık
biz, iki çocuk…
Kalmadık!
Keşke burada olsaydın
keşke burada olsaydım
**
Bir annenin mırıldandığı şeylerdir Ali
çocukluğun yaprağı, evin iyiliğidir
Ali'nin evi şiirin evidir
**
Bir şair bulsam da içimi döksem!
**
Ağlamayı boşladım, şiire başladım
nasılsa geçiyor bütün gemiler
burnumun direğinden
onlar buharlı ben duman
tütüyorum, düşüyorum denize
bir kaşık suda boğulmak için
yüzüyorum hepinize!
**
Orhan farkında mısın şiire iman diye
kâğıttan bir uçurum besleniyor şehirde
iyi ki kelimelerin eski vadisindeniz
iyi ki randevu verecek bir uçurumumuz
bile yok muhalif rivayete!
**
Eskiden tren geçerdi de şiirlerinizden
yetişmeye çalışırdım nefes nefese
Haydarpaşa-Eskişehir-Ankara
gittim geldim düz coğrafya
**
iyiyim, bir şeyim yok, daha n'em olsun
kızıma bırakacağım taşradan başka
kızlarımı da bir bir öldürüyorlar
**
Cemal de öldü, galiba gurbete gitti
şairler ölünce gurbete mi giderler
bilmiyorum tren miydi Cemal'in şiiri mi
Türkçenin gurbete düşen en uzun kelimesi
**
Yine çarpıştırsak kelimeleri
aşk yenildi hayâl kimle beraber
aşk gibi düşüyor kümeleri de
şu benim efsanem eski es ki
Eskişehirspor es be birader!
Ben ondan öğrendim düşe kalka
amatör kümede aşkla gezmeyi
**
Eskişehir-Vefa maçlarını görseniz
vefalı olurdunuz Eskişehir'e karşı
nerde vefa, Eskişehir düşüyor
ellerim donuyor, alkış üşüyor...
**
Heyhat ne tren, ne çocukluk
hiçbiri taşradan sökün etmiyor
**
Ey komşu şair küsecek taşra mı kaldı
herkes büyüyünce şair oluyor
taşra büyüyünce dile sığmıyor
evimizin önünden tren geçmiyor
**
Ya hayati, hakikat dediğin bir karatren
o da şair tesellisi, bir hışmınan geçer ömürden
**
Eski ahşap evinizi satmayın
sessizliği sokağa atmayın
hastalar penceredir, ölüler çatı
zordur kurmak yapısını bozmayın
**
Ahşabın mırıldandığı iyilik
eski alışkanlığıdır hayatın
satmayın, kelime yapın ondan
kelimeden kiracı
cümleden komşu
çocuklara verirsiniz:
varımız yoğumuz bu
**
Eski ahşap yazınızı saklayın
herkesin gölgesini alıp gittiği
aşklardan geriye yalnız yaz kalır
gövde: o kimsenin gezmediği kasaba
gecesinin ıssızlığına öyle katlanır
**
Nasıl da uzardı kelimelerin gölgesi
yazların aşklardan uzun sürdüğü
eski ahşap mevsimlerden üstümüze
ve kim gitse, kaç yaz bitse: ahşaptı
gölgesine sığındığımız serin kelime
**
Şimdi alıp gidiyoruz bakışımızı
ahşap gözlü eski kasabalardan
ne unutmak yeni ne hatırlamak
ne de gelip geçen onca yaz uzun
geçmiş ahşap zamandaki yazlardan
**
Ne denizim açık, ne gözlerim mavi
anladım artık bir dalgakırandır hayat
bir kelime bile yoksa içine doğan
ve onu denize komşudan yakın kılan,
iki kara arasında çarpar durur kendine
**
Ahşap sanıyorum hayatı karadan kurtaran
ona bir su ve üstüne rüya,
ona bir ev ve içine kelime kuran
**
Ahşap ki kelimeden nice ev
kurulacağını gösterdi bize, eski
çocuklarımız da ondan eski ölülerimiz de
**
Denizdir hayatı terbiye eden
ve onun karada kayıp kardeşi
ahşap, ki bir evi de terbiye eder
bir kelimeyi de
**
ahşap: meğer gölgesiz kasabalar kadar
çıplak gözlerimi aldatan bir rüyaymış
o deniz, o donanma, o saltanat
bakın bana gözlerimde boğuluyor artık
yeniden yeniden yeniden o eski hayat!
**
şiir insanı terbiye eder, insan
insanı ve böylece hayat hepimizi...
**
senden başka evim yok,
ahşaptır kırılmayı bilenlerin şiiri,
taşra ahşap, başı döner yüksekten
komşular ahşap yıkılmamak için
omuz omuza durmaktan
bütün kuşlar ahşaptır
bütün kelimeler sıcak
ahşaptandır kanatları bir ev
alır başını gider
bir ev kalır, ahşaptır:
açamam pencereyi ya kapanmazsa!
**
Ahşapsa bir kadın, duyulur
sesi mırıl mırıl sessizliği fırtına
ahşapmış meğer ömür
su almaya başladı,
çoktan oturdu karaya ahşabın gemisi
ahşap baba: çok çocuklu bir konak
günlerin ahşabı cumartesi
çocuklar kayıptır anneler ahşap
mektuplar ahşaptır kapısını açana
zarf mektubun kapısıdır ahşaptır
gölgeyi sorma
o başkasının peşinde
**
gözlerimize bakma onlar kelepir
bakanın üstünde kalıyor
köyleri, ormanları sorma
dumanı içimizi yakıyor
ahşap ki bir mevsimdi eskiden
güze hazırlardı hayatı
şimdi göç vaktidir
şimdi asri gurbet ahşap değildir
aşkın evi kurulurken ahşaptır
aşk yıkıldıkça ahşap
hayatı sorarsan yanıtım belli
hayat öyle yeni ki
ahşaptan bir eser yoktur içinde
**
Dostum varsa düşmanım yok sayılır
çünkü dostluk unutturur düşmanların varlığını insana
bir dost kaç düşmana bedeldir bilmiyorum ya
bildiğim; dostluğun azı yeter düşmanlığın çoğuna
**
Hem az olmalı dost dediğin de
çok olursa neden bilmem korkarım
ya dostlarım birbirine düşman olursa!
**
Bilmemeli öyleyse dostlar da birbirini
bilmek şüphe uyandırır bazen dostluk konusunda
o zaman dostluk da kalmaz çünkü dostların da
dostun da düşmanın da öyle ya
hamuru aynı hamur, mayası aynı maya
birinin teknesi tuzlu, suyu kalın
biri ince başak, sarı cümle, yüreği yufka
**
Dostların çoğalması da iyiliğe sayılmaz
dostun bir pul kadar kıymeti kalmaz
az dost öz taş, çok dost çok gül
hem sayılıdır kalbimizdeki odalar
hem kalbe sığmayan şey dostluğa nasıl sığar?
**
Kalbindeki cama bir taş değer, dosttandır
'kırılınca anlaşılır kalbin camdan olduğu'
kalbin bahçesinde bir gül solar, dosttandır
dostun varsa taşı güle sayarlar, akşamı güne
dostum varsa sözümü şiire sayarlar, beni şaire
dostum var, öyleyse
ölebilirim bile!
**
Elleri ailesidir insanın
ince uzun aynasıdır
terbiyesi, korkusu
şehri, kasabasıdır
**
Gülüşlüdür hesapsız
uçuşludur kanatsız
gidişlidir vedasız
ve dönüşlüdür yalnız
elde varsa yolculuk
**
Serçe parmak, çocuk parmak, uç parmak
sus parmak, kırık parmak, suç parmak
ve beşerden on kardeş olmak
elleri cömertliğidir insanın
**
Elleri gemisidir şairin, yelkenidir
rüzgâr yoksa şiir yok
**
O yıl kederli olmayayım diye
aya bakmadım
**
Olmak istiyorum
su içen sesin
yürüyen sözün
düşünen elin
öpüşen gözün
gölgesi_yoksa
**
Çocuklar düzyazı olmasın diye anneler var
Anneler nar çocuklar dağılmasın diye
Anneler büyümez ki çocuklar kadar anneler şiir
**
Nasıl yenildik ama
yıl bindokuzyüzeylül
dak'ka bir gol bir
O golden beri
Ankaragücü düzyazıdır
Eskişehirspor şiir
**
Şehzade Cem masaldı
Cem Sultan şiir
yazdığı Türkçe Divan'ı
sakladı gazel diyedir
**
Oturmak düzyazıdır, yürümek şiir
**
Düzyazıdır karanlık, siyah şiirdir!
**
Muzaffer ol düzyazı, yenilenler şiirdir!
**
Elim, kolsuz kaptanım, salma beni
başkasının denizine öyle kalabalık ki
boğulamam bile orada, benim denizim taşra
ben parmak kadar çocuk bu tayfaları
bir bir taşradan topladım sol elime;
**
çalınacak yalnızlık mı var başkasında
hem yalnızlıktan başka başkası mı var
**
Elim açık denizi kelimelerin
önce dumanı görünür ya gemilerin
dumanı görünür önce avucumuzdan
sefere çıkan kelimelerin de: gitti
gider, duman gider, kül kalır
uğurlanan kelimeler gibi şu yolculara bak
yol yolcuyla gider, gidende göz
elde vedalardan uzun bir gece kalır
**
Kül elim, ıssız elim, kör elim
giden gitti biz nereye gidelim?
**
Çocuktum, ayıramazdım, ha aşk ha zeytin
aşkı yazsam kâğıttan utanırdım, o benden mahcup
zeytine uzansam dalından kırılırdım, benden de çocuk
ikisini de gözle toplamayı sonra öğrendim
**
Şimdi zeytin topluyorum kara
göğü çekiyorum mavi
kırdan geliyorum yeşil
göz akşamdan önce iniyor
eylülün kahverengi kasabasına
ve kahverengi bir sıkıntı gelişiyor taşrada,
'aşk bir kasaba kadar renklidir' diyorum
göz inanıyor elin yazdığına da
kâğıttan şüpheliyim
kâğıt hâlâ çocukluğum kadar saf
elimse çocuklar gibi zalim
'elim kâğıda düşünce aşka da düşüyor'
şairim ya kâğıdı kandırmayı seviyorum
çünkü kâğıt benim!
**
Hadi elim dedim, hadi bizden gidelim
seyyah benim, kâğıt evim, kılavuz elim
bir kâğıt boyu yol gittik bizden
kimse akşamı sormadı bizden
baktım herkesin gecesi başkasına kilitli
**
Hem el aldım hem yol aldım dedemden,
bazıları el altında diye bakar şiire
dedemse bir işaret vermişti bana —yitik-
kelimelere yol ve sırrını çözene
şiir gösteren o işaretin ardına düşseydim eğer
alınyazısı olurdu şiir bana elyazısı değil...
**
Eldir gören gözü gibi insanın
el neyi görüyorsa göz ona bakar
ellerine gözü gibi bakmalı insan
**
Çocuklara göre, şiir ve felsefe bir ev ödevidir,
hayat bir şaka kuşudur
onu elde tutmak isteyene arkadaş olur,
onu elde tutun ama iki elinizle değil
biriyle tutun, birini ona bırakın,
gözyaşlarınızı varsa saklayın arkadaşınızdan
kendinizi tutun, onu tutmayın...
Balık tutun kalem tutun, sözünüzü tutun,
kitap tutun, sigara tutun, yakasını tutmayın...
Saçını tutun, ayna tutun, uçurtma tutun,
açık tutun, günü tutun, para tutmayın...
Kendinizi tutun, onu tutmayın...
Çocuktur, hayattır, şaka kuşudur
n'olur sıkı tutun, sıkı tutun, sıkı tutun!
**
Alınyazısıdır şiir, elyazısı geveze.
**
Kalbin de nedenleri vardır!
Vardır her şairi yenik düşürmeye
yetecek kadar uzun bir cümle,
dize nasılsa yazılacaktır ve şair
başka şiirlere baka baka
yenilmenin tadını nasılsa çıkaracaktır.
Şair, yenilgiyle başlayan adamdır şiire!
**
-Dar vakitte dar söyleme
pişmeden taşırma sözü!
**
Dünyadan kurtarabildiğim bir tek kelime bile yok
oysa şiirin de nedenleri vardır
tıpkı aşk gibi, kendimizden kurtarmak için kalbimizi,
insan sevdikçe kurtulur ya kalbinden,
çiçek ayrı büyümek ister bahçeden,
**
Şiir neye yarar bir kelime olsun
sökemiyorsa dünyanın dilinden
aşk kalbi yerinden edemiyorsa
ve hevestir... geçiyorsa!
**
Ormanın sonu yok, kelimeler bataklık:
Avcıların bıraktığını hırsızlar paylaşıyor
ateş yangınla cezalandırıyor kendini
**
Herkesin içinde başkalarının terk ettiği bir ev vardır
ve kalp kiralık bir odadır orada, bazen
kapalı kalır ve herkes onu pahalı sanır,
sökülür sökülmez dildeki ucuz mühür
kalbin odası da açılır o an bu boşluğa
kendisinden başka kiracı bulamaz insan:
Kalp ile dil arasında her zaman
iki insan vardır birbirinin uzaklığına taşınan
**
Boşluk, içimizdeki en geniş oda
sık sık konuk ağırlamaya bayılırız orada
gelince seviniriz de birazdan kalkıp
gitmelerini isteriz konukların sabırsızlıkla
**
-Havalandırdım ama gitmiyor
hangi kalp sinmişse bu boşluğa!
**
Kalbimizi koruyamayız ama sevebiliriz onu
('Komşunu sev' değil miydi onuncu emir, hele kiracıysan!)
dünyayı değiştiremeyiz ama yenileyebiliriz kelimelerini
(ne zaman göç edecek şiire yoksulların dili?)
şiiri kaybedemeyiz ama toprağını değiştirebiliriz
(şiir lüks bir kayıptan başka neyse hayatta?)
**
Hayattan daha eski bir şey kalmalı
çocuklara, yoksullara ve kâğıtlara,
bir anne kalmalı hayatı bile doğuran
-annelerden başka ne var şiire açılan?-
sokak gibi bir şey eve dönüşü anlatan
-sokaklardan başka ne var birbirine açılan?-
**
şiirdir yoksulların dilinde saklanan:
-Kalbini yerinden et, bir aşkın olsun!
-Hevesle yola çık, bir yenilgin olsun!
-Boşluğa göz at, bir kardeşin olsun!
-Yoksul sözler mırıldan, bir sokağın olsun!
-Kelimeleri terk et, bir şiirin olsun!
-Bir şiirin olsun da, sakın yazma!
**
Üzümde unutma beni zeytinde unut ben tenhayım bağa
Sütünü bende sakla acıdan taşmış bir incir gibi içliyim sana
Gazelimi al aşktan güze say beni say ki yaprak olup düştüm dalma
Gamda tutma beni cam odada tut ben küçüğüm dağa
**
Şarap gecesini arıyor, keder üzümünü
üzüm koparıldığı anıyı... hangi viranda?
Ben gözyaşı kadar bir kadın arıyorum
kadınsa bir damla gözyaşı kadar kayıp şarapta
**
Adaya sığınmış rüzgâr gibiyim
gökte tütüyor kayığım
bu sefer ruhuna çek beni
anne, içine değil!
**
Aşk, kasabadan şehre inmek gibi
akşamla, camın odaya çökmesi gibi
sen kırılırsın, başkasının camı saplanır
**
Aramızdan hiç geçmeden gitti
hepimiz gölgesi eder miyiz bir ikindinin?
**
İlhan dedi ki: Ben berber değilim, fazla uzatma!
Kestim: Şiire de çok dalma, hâlâ masumlar var aramızda...
Varsa var: Öyle deme, kadınlar kendilerini masum sanıyor!
Açıldım: Hem kadınlara gelesiye ne çok kuğu var!
Utandım: Kuğu da hayvan değil mi taşralı kibar?
Sustum: Bu Dağlarca, su İlhan Berk, ova da Arif Damar
**
İlhan bu: Cehennem bu! Beni dinleseydin şiir yazmazdın!
Sessizlik: Sanki bir mektubu daha almamış gibi yaptım.
Yoruldum: Oooo, sen daha şair, sonra da genç olacaksın!
N'oldum: Başkası olmaya soyundum, kendimle giydirdiler...
Dedim: İçimdir! Hiçimdir! Çoğum şendeyse, azım bendedir
**
Pulumdur: Zarfı ağır tutanın yalanı çoktur.
Durumdur: Beyim biz susuzdan geldik harf gurbettir diye!
Sönümdür: İncedir çocukların dahi boynu cumhuriyette...
Sorumdur: Siz aşamadığınız çocukları şiirle mi vurursunuz?
**
İlhan güldü: Herkes önce kelimeyle yaralanır, sonra sayılara vurulur.
Bir daha: Fakat Hurûfilerin de bazı sayıları uğursuzdur.
Öyleyse: Bazen susmak da yağmurdur.
**
İlhan'ın yerine: "Öyle bir heves ki şiir, ancak suya yazılır."
İlhan'dan dan dan: Şiir yalnızca masumların suç ortağıdır.
**
Öyle uzun boylu ki şiirin, boynum incedir.
**
Tanrım, evsahibim, izin ver bana
biraz daha oturayım evinde
içimde taşıdığım kardeşim yalnız
onu doğurduktan sonra durmam burada
**
Kardeşim, sokağım, izin ver bana
biraz daha taşıyayım seni içimde
sen de hayata atılır atılmaz
yapayalnız kalacağım dünyada
**
Ömrüm, küçük odam, izin ver bana
biraz daha arayayım yolu şiirde
ruh tesadüf eder de bulurum belki
kaç kayıp kardeşim varsa bu yolda
**
Yalnız bir gözüm var ama
yetiyor kalabalığınıza
iyi ki diğeri takma
Tanrı beni seviyor mu
-Oğlum sen onlara bakma!
**
Niye üzülürdüm ki bilmem
bir tane diye kalbim eskiden
kırıla kırıla anladım sonunda
fazla gelirmiş meğer
bir kalp bile insana
**
İki elim var da
ikisi de uzak akraba
birinin yazdığını
diğeri beğenmiyor
iki yarım bir insanı
tamam etmeye yetmiyor
iki yarım bir delilik
aklı yarımlara mahsus
bir şey mi yoksa şairlik
**
Bir insanda iki yarım’
biri şair biri iyi
biri yalnız biri iyi
bir yarım şiir peşinde
içimde bir yarım yalnız
tamam olmasınlar diye
**
Tanrı beni birer birer sınıyor
Tanrı beni tamam diye biliyor
Tanrı beni yarım yarım bölüyor
bilmiyorum hangimizi seviyor
**
deniz ve tren; ikisiyle de şiire giderdim ben
**
hem benim bir gözüm karadır, diğeri takma
bu kara kuş da nedir, turna olsa gerektir
müjdeler olsun iki gözüm dedim de
kara gözüm karardı, sevinç ile ışıdı cam gözüm
kaderinde gözü olur mu insanın olurmuş meğer
kader bende bir göz oldu karadan
öyleyse çıkaralım dedik şu hayatı aradan...
**
hem ilk maaştan kafa çekilmez derler
kaçarmış bereketi, nasıl olsa hayat bir tren
çok istasyon var daha arada iner içerim
sallandığıma bakılırsa bir gemi olmalı hayat
amaaan şimdi bayram seyran, sonrası faşizm
dedim bana müsaade iyisi mi ben burada ineyim
hem ilk maaşını denizden almış bir şairim
hem Atilla Jozsef'i de görürüm dedim, indim
trenden o iniş, baktım ne Budapeşte burası
ne Atilla Jozsef var görünürde, belki takma
gözüme denk geldi, göremedim, bu kara kuş da
**
Atilla Jozsef istasyonunda katar olmuş turnalar
al gözüm seyreyle, yerime gör, kardeşim Haydar
ceme götür dön beni turnalar semahında
dar beni yor beni dünde gör ki neler var
dur beni sor beni günde gör ki neler yok...
**
Böyle gülümsüyor ölünün ardından yazılan mektup:
Gözyaşı olanın kahkahası da olur!
**
Gözyaşı ve kahkaha; bellek en çok ikisini hatırlar
ve onlarla dolar... taşar gözyaşı bazen kahkahaya
kadar, ve kahkaha sokağa taşar, kendini kırar
bir akşamın kıyısında, gözlerine kadar tuzla buz,
kahkahaya boğulan gözyaşına da boğar!
**
Belleğin odasında akşam oluyor, saray sessiz,
karanlıkta okunan bir şiire benziyor şimdi kahkahan,
çınnn! Herkes odada, fakat ölü kimsesiz!
**
Eskiden köpeğim gibiydi şiir
ne zaman üzülsem hissederdi
ve yanıma gelirdi
Yaşlı bir köpek şimdi şiirim
ne kulağı duyuyor ne yüreği
**
O zamanlar öyle yaralıydım ki
bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi
Hayvandan anladığım bir şey varsa
insanlardan hiçbir bok anlamadığımdır hayatta
Anladım ki: Bir insanda hayvan şart
**
Bazıları ağaçtan toplar kelimelerini
bazıları taştan çıkarır şiirini
bazıları aşkını çölden...
ben hiçbirinden...
**
Sende denize inen bir sokak
bende başkente giden bir ev
eski duman, eski kömür, eski ray
aramızdan güzel bir karanlık geçti
**
Kâğıttanmış kederi kelimelerin
boşluğun acısı cümleden ince
Ağacın kederi yapraklarından
aşklar yerle bir oluyor gazelden önce
Yağmurun kederi mırıldandığı şeyler
ahşap hanesine bir yetim düşünce
Kiracıya benziyor aşkın kederi
yerleşmeden çıksa evsiz
yerleşip kalsa yersiz
Benim şiirden başka kederim yoktur
**
Hüznün son sayısı gibi çıkar
şiir dergilerinin her sayısı
**
Öleceği zaman hayvanlar gibi
saklanmak istiyor ya insan
saklanacak bir yeri olmalı
aşka, çocukluğa, anneye, şiire
yoksa fazla gelir ölüm
ve eksik ölür insan
**
Suyu görünce taşmak istiyorum
onun bir bardağı var benim hiç kimsem
**
Anne ağladığında gördüm
çocuğun büyüdüğünü
hayvan ağladığında
ağacın küstüğünü duydum
**
Hangi yalana inanacağını şaşırdıkça
yalnızca inanmaya inanıyor insan
ve hiçbir yalan kalmıyor sonunda
her şeyin gerçek olduğundan başka
**
Eski yazıda;
'yüz' yazmak resimdi
'göz' yazmak aşk
ve şiir derlerdi 'söz' yazmaya
öyleyse bir ilgisi olmalı
'güz' yazmanın kalple
ve 'yaz'ı çocuklukla
yazmanın
**
Bir gülü taşıyamadım dostuma şımarır diye
**
Bana ne trenlerden?
Üzgün değilim ben
**
Bana ne evlerden?
Yağmur değilim ben
**
Bana ne ikimizden?
Hırka değilim ben
**
Bana ne bahçenizden?
Kardeş değilim ben
**
Bana ne yolculuktan?
Kayıp değilim ben
**
Bana ne mektubundan?
Gözyaşı değilim ben
**
Bana ne yalnızlıktan?
Âşık değilim ben
**
Bana ne taşradan?
Mavi değilim ben
**
Bana ne sessizlikten?
Yaprak değilim ben
**
Bana ne zeytinden
Derviş değilim ben
**
Bana ne elmadan?
Sır değilim ben
**
Bana ne turnalardan?
Avcı değilim ben
**
Bana ne kelimelerden?
Yoksul değilim ben
**
Bana ne şiirden?
Gece değilim ben
**
Bana ne ölümden?
Şair değilim ben
**
Bana ne kendimden
Ben değilim ki ben
**
Bazen kederinden koyu
bazen gölgesinden açık
kederinden ve gölgesinden
ödünç bir şeyim ben...
Kırmızı Kedi