Yazar: https://1000kitap.com/weedboy
Hikaye Adı : Rulet Masasındaki Top
Link: #30166634

Uyandığında ilk hissettiği şey, çimen kokusu ve sonsuzluğun küçük bir emaresi olan gökyüzüydü. Gözlerinin gökyüzüne devrilip orada asılı kalması, sonsuzluğun idrak edilemeyen renginin bilmem kaçıncı tonuydu. Geceden kalma sis bulutu henüz o bölgeyi terk etmiş değildi. Doğayla beraber hayvanların ve insanların da uyandığını, kulağına ilişen belli belirsiz seslerden anlamıştı. Bu sesler, sanki ciğerine çekilmiş bir tütün kisvesinde kulağında beliriveriyor, daha sonra diğer kulağından yoğun bir duman belirtisiyle çıkıyordu. Başının dönme dolap edasıyla döndüğünü ikinci veyahut üçüncü nefes alışında fark etti. Çimenler öylesine uzamıştı ki bir an için öldüğünü ve hak etmediği cennete kavuştuğunu düşündü. Hemen zihnini yoklaması gerekiyordu, dün akşam işten çıkıp evinin yolunu tuttuğu aklında kalan son şeydi. Alabildiğine uzamış bu çimenlerin içerisine nasıl geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramadı. Bu durum onu fazlasıyla tedirgin etmeye yetti. Endişesinin, peşini bırakması için ayaklanması gerektiğini düşündü. Başının rulet masasındaki top gibi dönmesi durmuş ve o top siyaha konmuştu.

Köy sokakları eski, yaşanmış bir zamanı andırıyordu. İlerde tavuklarla cebelleşen horozlar, süt vermeye pek istekli olmayan inekler, köy koruculuğuna soyunan köpekler ve köpeklere baş kaldırmaya hazırlanan kediler, doğa kanunlarına hizmet etmeye yeminli neferler gibiydi. Köyün bitki örtüsü, iyilik kisvesine bürünmüş kötülük gibi görünüyordu ona göre. Çünkü bu köye dair en ufak bir bilgisi yoktu. Bilgisizlik beraberinde endişe ve korku getirirdi. Korku ise kötü düşüncelerin belirmesi için yeterli bir dürtü olabilirdi. Evet, kesinlikle bu köyün bitki örtüsü iyilik kisvesine bürünmüş kötülük değil, safkan bir kötülük veyahut kızoğlankız bir kötülüktü. Burada insanların içlerine ve dışlarına kötülük sirayet etmiş gibiydi. Ona göre bu işte bir terslik vardı.

İşten çıkıp bu ücra, üstelik kötülüğün hüküm sürdüğünü düşündüğü bir köye neden gelmişti, burada ne arıyordu? Onu başka birisi mi buraya getirmişti yoksa kaçırılmış mıydı? İyi de onun gibi bir memur parçasını kim, neden kaçırırdı ki? Bu sorular altında ezilmeye başlayınca, elinde ezip çarşafına yatırdığı tütünü aceleyle yaktı. Bu Allah’ın belası köyde ne işi vardı? Zihnini etraflıca yokladıysa da bu soruların hiçbirine en ufak bir cevap belirtisi dahi bulamadı. Üstelik zihnine şimdiye kadar güvenmiş, o da güvenini boşa çıkaracak şeyler yapmamıştı, ta ki bugüne kadar. En güvendiği şey, en ihtiyacı olduğu zaman diliminde onu yarı yolda bırakmış gibi görünüyordu. Tıpkı hayatın ta kendisinin benimseyip yaptığı bu eylemden, onun zihni de pay kapmıştı. Güvensizlik, hayata ve onun zihnine olabildiğince sirayet etmişti.

Bu böyle değil miydi hem? Hayat dediğimiz mefhum benzerlik, taklit ve güvensizlik üzerine kuruluydu. Hangimizin hayatı birbirinden olabildiğince farklıydı ki? Hem farklı olsa bile insanın yapacağı/yapamayacağı şeyler aşağı yukarı belliydi. Kim bunu aşabilmişti? En basit insan ilişkilerimize bile güvensizlik hakimdi ve herkes kendinde eksik gördüğü bir şeyin taklidinin peşindeydi. Hayat ise var gücüyle hem yardım etmek hem de kendini desteklemek için elinden geleni yapmaktaydı. Köy ahalisi ise bütün bunlardan habersiz bir şekilde hayat onları nereye, hangi mefhuma savurursa oraya doğru yol almaktaydı.

Köy içlerine doğru yollandı. Duvarlarından gözyaşı yerine kaygı akan derme çatma müstakil evlere gözlerini devirip bakakalmışken, köyün tepelik bir yerindeki hareketlilik dikkatini çekti ve oraya doğru koşar adım yöneldi:
“Dur napıyosun be kadın, kafayı mı yedin sen. Ordan atlamayı kolay bi şey mi sandın? Hem gördüğüm kadarıyla hamilesin. Hadi kendine acımıyosun, bari karnındaki çocuğa acı, onun ne günahı var. Bak…”
“Ged şordan soyka, sen nerden çıkdın? Ben gararımı verdim atlayacam işte, get şo başımdan. O soyka gönderdi dee mi seni buraya, hay ocaaa kör gala emi.”

O kadını intihar etmekten pek tabii vazgeçirebilirdi ama rulet masasındaki top tekrar dönmeye başlamıştı. Bunu, gökyüzünün bulutsuz bir günde çırılçıplak, açıkça temaşa edilmesi gibi sezebiliyordu.

Uyandığında ilk nefes alışından hastanede olduğunu anladı. Çocukluğundan beri hastane kokusunu hemencecik tanır ve bu kokudan nefret ederdi. Bu meşum, kerih koku, insanı umutsuzluğa sürüklüyordu. Sanki insan türünün çok bir umut serüveni varmış gibi damarlarındaki kanla karışmış son umut kırıntılarını da hiç acımadan ellerindeki şırıngalar ile çekiyorlardı. Umutsuzluk şırıngaya bile sızacak kudretteydi. O güzel, naif ve umut dolu hemşireler ise bütün bunlardan habersizlerdi yoksa bir saniye daha dayanamaz, tuttukları hastane nöbetlerine benzer bir şekilde ağlama nöbetlerine tutulurlardı ve kendi damarlarındaki son umut kırıntıları da şırıngaya gerek kalmadan çekilip donabilirdi. İşte o zamana kadar hemşireleri yurt edinmiş olan güzellik, naiflik ve umut gibi mefhumlar, en acımasız, en merhametsiz, en vicdandan yoksun bir insana göç edebilirdi. Belki de sırf bu yüzden hemşireler, duvarlar ile fısıldaşıp koklaşmak zorunda kalırken, hiç gülmesini ve konuşmasını bilmeyen bir kadının dört çocuğu birden olabilirdi. Doktorlar ise bu duruma fazlasıyla içerlenip teşhis koymakta zorlanabilirler veyahut gerçekleri gizlemek için duygu düzenleyici bir hapla tedaviye yönelebilirlerdi.

21 Mart 1990… Başının hala döndüğünü bildiğinden duvardaki takvimin tarihine ses etmedi, şimdi daha önemli bir şey düşündüğünü fark etti ve aklına intihar etmeye kalkışan ve belki de cesaretine hayran kaldığı kadın geldi. Acaba ölmüş müdür diye düşünürken kadının yanındaki yatakta yattığını fark etti. Derin bir oh çekti, birkaç çizikle atlatmış gibi görünüyordu ama çocuk için endişeliydi. Daha sonra ikisinin de durumunun iyi olduğunu öğrendi ve uyanır uyanmaz onu evine götürmesi gerektiğini düşündü.
“Sen sölee bakıım, nerden çıkdın? Herif gönderdi seni dee mi, hay ocaaa kör gala onun emii. Bi de beniylen gonuşurken bayındın, seni tutayım deriken ikimiz de düştük ya o duvarıdan, abooo.”
“Teyzecim beni kimse göndermedi, ben bu köyün yabancısıyım. Seni öyle görünce yardım etmek istedim. Allah’ın işine bak ki ikimizi de tepetaklak etmiş.”
Son cümle kadının hoşuna gitmemiş olacak ki yüzünü ekşitti ve söylendi:
“Hee. Ne işin var o zaman bu göyde senin, yavuklun mu burda, söyle bakıım kimlerdendir senin şo yavuklun?”

Kadının daha bir saat öncesine kadar intihar girişiminde bulunup şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi değişik konulardan söz etmesi garibine gitmişti. Kadın besbelli içindeki düzene hizmet ediyordu. Bizimkini, zihninde ve bütün benliğinde bir yere konumlandırma isteği vardı. Bu köyün ahalisine kötülükle beraber bir düzen de hakimdi. Onu eve bırakana kadar sorduğu soruları geçiştirdi. İşin garip tarafı bu kadına neden yardım ettiği hakkında en ufak bir geçerli cevabı yoktu, vicdan dışında. Kadına bazı sorular sormak istediyse de alakasız cevaplar verdiği için yapacağı en mantıklı iş, onu evine bırakana kadar susmak olacaktı.
“Taam oğulcum, daha evim şorası. O ocaaa kör gala herif, uyuyordur şincik. Ben giderim evime, biraz garnım ağrıyo ama ossun, Allah senden razı ossun. Al bu da senin ossun, çocuğuna dakarsın…Taam mı, eşittin mi beni?”

O kadının arkasından hiçbir şey demeden bakakalırken, içinde bazı şeylerin yer edindiğini hissetti. Ne var ki bunları tanımlayabilecek ve anlamlandırabilecek düzeyde değildi. Olduğu yerde kalakaldı. Sanki bir santim kıpırdasa, dünya da yerinden bir santim oynayacak gibiydi.

Artık benliğine sessizlik hüküm sürüyordu. Bu öyle bir sessizlikti ki nefes alışverişi, kendisine dehşet verici bir gürültü olarak yansıyordu. Dudaklarının ve boğazının uzun zamandan beri kuru olduğunun, ıslaklığın el etek çektiğinin, boğazında sanki karınca yuvası varmış gibi minimini şeylerin bir aşağı bir yukarı gidip geldiğinin, bu durumun boğazını fazlasıyla rahatsız ettiğinin yeni farkına varmıştı. Bir iki kere istemsizce kusmaya benzer bir öğürtü ve öksürme baş gösterdi. İçindeki anlamlandıramadığı duygular yoğunlaşmış, bütün benliğine bulantı vermeye başlamıştı. İlk defa kendisini bu kadar çaresiz ve aciz hissetmişti. Bu acizlik onun birkaç kez hapşırmasını sağladı. Yalnızlığı nü bir tabloyu anımsatıyordu, çırılçıplak ve cinsiyetsizliğiyle belirmişti karşısında. Bir de çok acıkmıştı. Midesindeki grev işçileri ayaklanmış, ellerinde YEMEK yazılı pankartlar ile oradan oraya koşuşturup duruyorlardı.

Eline tutuşturulan şey, yeşilimsi olduğuna kanaat getirdiği bir muskaydı, sıcacıktı. Bu sıcaklık bir nebze de olsun yüreğine su serpmiş gibi görünüyordu. İyi ama çocuğu olmuyordu ki yarasına tuz basmıştı o içinde düzenin hakim olduğu ve intihar etmeye kalkışan kadın.

Tırnaklarına gözü seğirtti. Uzadıklarını fark etmişti, ayrıca bembeyazlardı hepsi de. Tırnaklarının arası kir ve pislik değil, umut doluydu. Sanki tırnaklarının arası ona bir mesaj vermeye çalışıyordu. Bütün bunların hepsi elbette son bulacak cinsinden bir mesaj, bunu anlayabiliyordu. Yüzüne bir tebessüm yayılırken umudun rengi beyazmış demek diye iç geçirdi. Artık tanımlayamadığı duygular gözlerine sirayet edip tam gözleri dolup yağmur bulutu gibi boşalacakken, rulet masasındaki top dönmeye başlamıştı