Yazar: https://1000kitap.com/KadimTataroglu
Hikaye Adı : Diego -Nedimeler
Link: #33007038
Ressam : Velazquez
Gervasio atını ağaçların arasından hızlıca sürüyordu. Rüzgar gibi savrulan atın ayakları toprağı taşı bir taraftan eziyor, bir taraftan yere değmezcesine adeta uçuyordu. Korkusuz gözü pek cesur bir savaşçı olan Gervasio, atı adeta öldürürcesine sürüyordu. Ormanın puslu, sisli, gölgelerinden savaşırcasına son sürat gidişi sisleri ardında resim ahenginde savuruyor, gecenin yırtıcı hayvanlarına nalların sesi ile ürperti salıyordu.
Gervasio ormanı arkasında bırakmış Sevilla'ya savaş açmışcasına son sürat ilerlemeye devam ediyordu. Atın yüz hattından soğuk havanın sıcak bedeninden buharlar çıkıyor ve bir anda kaybolup yeniden rüzgarla yarışmak ve dans etmek edasıyla bir hırçınlık yaşanıyor soluk alıp veriyordu.
Gervasio: "şehre az kaldı dostum, son yedi sekiz kilometre ve ben sana harika yemekler söyleyeceğim." Diyerek bir çok savaş ve görevden memnuniyetle çıktığı atını teselli edip bir ödülün olduğunu dile getiriyordu.
Gervasio şehre girdiğinde at ile birlikte derin bir nefes aldı, yavaşladı, iki nöbetçinin önünde durup Dieogo'nun evini sordu. Cevap olumsuzdu nöbetcilerin bilmemesi onu bıraz kızdırmış olmalıydı. Sert bir ses tonuyla atını hanın önüne doğru sürdü, atı durdurmadan atın sol tarafından kendini aşşağıya attı, kapıdaki görevliye "atıma iyi bak ve en iyi yiyeceklerinden ona sun!" Elinde ufak bir keseyle bahşiş verip hızlı bir şekilde zaman kaybetmeden han'a girip, Han'ın sahibine Diego'yu sordu güzel ve istediği bilgileri aldı. Gece yarıyı çoktan bulmuş, yorgundu. Daha fazla yola gidemezdi, at artık parçalanak üzereydi. Buraya kadar iyi bile dayanmıştı. İki günlük yoldaydı. Kendisine bir şeyler vermesini söyledi. Atına ve
Yazar: Selim
Hikaye Adı : İstasyon
Link: #32477893
Ressam : Signac
Günün birinde tozlu yollarda yürürken kartpostal buldu genç adam, hizliresim.com/moJArR eğilip aldı, çöp kutusuna atıyordu ki arkasını çevirdiğinde mürekkebi akmış kurumuş olan giderek kaybolmaya yüz tutmuş kısa bir hikâye buldu. Yorulmuştu. Çay bahçesine girdi, arada bir çayını yudumlayıp okumaya başladı:
Son İstasyon
Karıncaların turuncu topraklar adını verdiği ıpıssız orman derinliğindeki çoraklıklarda karınca yapımı kâh tramvaylar, kâh vapurlar, dopdolu, capcanlı berrak cam gibi hava, öyle ki gündüz bulanıklıktan eser yok. Gözler ise nemli. Aralıksız devam eden büyük bir göç dalgası başlamış. Artık karınca yazarların, kitaplarıyla beraber, karınca okurlarla birlikte yepyeni bir istasyona nakledilmesi gerektiği uzun bir süreden beridir biliniyormuş. Bu görüşü destekleyenler ve aleyhte oy kullananlar bir kaç yıldır yazılı basında çokça hararetli biçimde tartışıyormuş. Bundan dolayı şehirmişçesine ‘Son istasyon’ adı verilen içi boş yarım düzine ağacın ortasındaki bir ağaç oyuğunun yanı başında ufka doğru uzanan topraklardaki küçük oyuklar kapıymışçasına yoktan var edilerek yerleşkeler meydana getirilmiş, kaşla göz arasında. Geride kalanlarla çıktıkları yeni yolculukta ilerleyenlerin artık birbirlerini görme imkânlarının bile silindiği bir atmosfer doğmuş ilk kez. Ömürlerince ellerine bir kitap alıp okumamış karıncalardan bazıları ne hikmetse, ne ilginçtir ki gündemdeki tartışmalar neticesinde kitaba merak salmış onlarda kafileden olmuş. Karıncaların kütüphaneleri, heykeltıraşlarla heykelleri, unvanı profesör, yazın adamı, bilim işçisi olanları böylelikle günler öncesinden nakledilmiş. Milyonluk değerdeki arazilerini kitapları için terk
Yazar: İclâl
Hikaye Adı : Ölürken 'var' olmak
Link: #32472986
Ressam : Kahlo
hizliresim.com/pnGDla
Odamdayım. Evde kimse yok. Evde pek kimse olmaz zaten. Yatağımdayım. Tavanı izliyorum. Yer yer rutubet izleriyle dolu beyaz tavana sıçratılan boyanın bıraktığı izleri izliyorum. Boya damlaları kimi yerlerde kocaman bir damla şeklinde kururken, bazı yerler neredeyse pürüzsüz bir şekilde kalmış. Düzensiz. Karmaşık. Dağınık.
Tavandan söz ediyorum.
Yalnızlıkları düşünüyorum tavana bakarken. Tek kişilik yalnızlıkları, iki kişilik yalnızlıkları, çoklu yalnızlıkları. Mono, duo, poli… Mutsuz bir kahkaha atıyorum.
Bir hayata sığdırıyorum bütün yalnızlıkları.
İlk andan başlıyorum. Anne karnına düştüğüm o ilk andan:
...
Yapayalnızım, tek başıma. Büyüyorum. Varla yok arası sesler duyuyorum, bir de kalp atışları.
Doğuyorum. Annem ölmüş. Yalnızım.
Zaman geçiyor. Seviyorum. Yalnızlığın üzerine bir perde çekiliyor. Bir yanılsama.
Kadınım artık. Yalnızlığım şekil değiştiriyor. İki kişilik yalnızlığıma kapıyı aralıyorum. Çift kişilik yataklarda tek olmayı öğreniyorum. Düşündüklerimi söylememeyi, kendimi saklamayı, kendim olmanın yalnızlığını öğreniyorum. İki kişilik bir yalnızlığın bedelini, tek kişilik yalnızlığa tahammülüm kalmadığında geldiğim sınırı, kendimden kaçmanın sonucunu görüyorum.
Yalnızlığımla mutlu olmayı öğreniyorum sonra. Mutlu olmayı sorgulamadığım hesapsız günleri yaşıyorum. Bir tüccarım, bu hayatla mutluluk arasında en karlı alışverişi yapmaya uğraşan. Ya da hayattan mutluluk dilenen, tüccar kılığına girmiş bir dilenci… Ne fark eder sahi?
Perdelerimi sürekli temiz tutarım ben, güneşliklerimi ise çekili. Yalnızlıklarımın önü örtülü olmalı her zaman. Gözlerim pencerelere kapalı. Evim bir mum ışığının
Yazar: Komplike
Hikaye Adı : ANI KAMBURU
Link: #32461004
Ressam : Van Wieck
hizliresim.com/Q2pOAy
Güneş kızılımsı huzmeleriyle dağları perdelerken, rüzgar şiddetini arttırıyor, uğultusu pervazlardan sızarak ince bir ıslığa dönüşüyor, tren hızıyla camdan hızla yansıyıp geçen kurak araziler içimin kalabalığına karışıyordu.
Ani sarsıntılar midemi ağzıma getiriyor elimde paketinde yarısı kırılmış bayat tuzlu çubukları hevessizce ağzıma tıkıyorum.
Üç dört koltuk karşımda seyirlik iki ihtiyar.
Ölümün enselerinde soluduğunu bile bile kaygısızca çaylarını yudumluyorlar.
Ne konuşuyorlar acaba diye merak ediyorum.
Birkaç dakikamı bunu düşünürek, anlamaya çalışarak geçiriyorum.
Buruş buruş derisi siyah noktalarla dolu buradan titrediğini anlayabildiğim elinin parmağıyla, camdan öteyi gösteriyor biri.
Kendi ellerime düşüyor gözlerim.
Henüz genç, diri ellerim.
Avuçlarımda yaşanmışlıkların izleri .
Oysa küçükken kız kardeşlerimle birlikte avuçlarımızı birleştirir çizgilere anlam yüklemeye çalışırdık.
Öldükten sonra tamamlanacağına inandığımız hayali çizgiler uydururduk.
Çok erken davranmışız.
Her yaş bir çizgi. Belki çok yaşarsam, o ihtiyarlar kadar çok, bir tren vagonunda çay içecek kadar yaşayabilirsem bir daha ellerime bakmayı not ediyorum aklımın kenarına.
Kazağımın uçlarını çekiştiriyorum aşağı doğru.
Gözlerim etrafta küçük bir tur atıp seyirlik misafirlerimde duruyor tekrar.
Susmuş , dışarıyı seyrediyorlar.
Kalın bastonlu, siyah gür kaşları ve beyaz bıyıklarıyla alaca ihtiyar karşısında oturan kendinden daha yaşlı olan epeyce göbekli ihtiyara usulca çeviriyor bakışlarını arada.
Sonra bir anda yüzünü burusturarak belini doğrultuyor ve dikizlendiğini hissedercesine gözlerimiz saniyenin yarısı kadar