1K Hikaye Ekleme profil resmi
29 okur puanı
01 May 2018 tarihinde katıldı.
  • Öykü Otobüsü Etkinlik İletisi: #32692730
    Hikayeler: #32743786
  • Yazar: https://1000kitap.com/KadimTataroglu
    Hikaye Adı : Diego -Nedimeler
    Link: #33007038
    Ressam : Velazquez

    Gervasio atını ağaçların arasından hızlıca sürüyordu. Rüzgar gibi savrulan atın ayakları toprağı taşı bir taraftan eziyor, bir taraftan yere değmezcesine adeta uçuyordu. Korkusuz gözü pek cesur bir savaşçı olan Gervasio, atı adeta öldürürcesine sürüyordu. Ormanın puslu, sisli, gölgelerinden savaşırcasına son sürat gidişi sisleri ardında resim ahenginde savuruyor, gecenin yırtıcı hayvanlarına nalların sesi ile ürperti salıyordu.

    Gervasio ormanı arkasında bırakmış Sevilla'ya savaş açmışcasına son sürat ilerlemeye devam ediyordu. Atın yüz hattından soğuk havanın sıcak bedeninden buharlar çıkıyor ve bir anda kaybolup yeniden rüzgarla yarışmak ve dans etmek edasıyla bir hırçınlık yaşanıyor soluk alıp veriyordu.
    Gervasio: "şehre az kaldı dostum, son yedi sekiz kilometre ve ben sana harika yemekler söyleyeceğim." Diyerek bir çok savaş ve görevden memnuniyetle çıktığı atını teselli edip bir ödülün olduğunu dile getiriyordu.

    Gervasio şehre girdiğinde at ile birlikte derin bir nefes aldı, yavaşladı, iki nöbetçinin önünde durup Dieogo'nun evini sordu. Cevap olumsuzdu nöbetcilerin bilmemesi onu bıraz kızdırmış olmalıydı. Sert bir ses tonuyla atını hanın önüne doğru sürdü, atı durdurmadan atın sol tarafından kendini aşşağıya attı, kapıdaki görevliye "atıma iyi bak ve en iyi yiyeceklerinden ona sun!" Elinde ufak bir keseyle bahşiş verip hızlı bir şekilde zaman kaybetmeden han'a girip, Han'ın sahibine Diego'yu sordu güzel ve istediği bilgileri aldı. Gece yarıyı çoktan bulmuş, yorgundu. Daha fazla yola gidemezdi, at artık parçalanak üzereydi. Buraya kadar iyi bile dayanmıştı. İki günlük yoldaydı. Kendisine bir şeyler vermesini söyledi. Atına ve kendisine kalacak bir yer ve sabah erkenden yola çıkacağı için azık temin etmesini istedi.

    Sabah beş civarı Gervasio ayaktaydı. O arada Han sahibi kapıyı tıklatarak, Mösyö saat sizin için uygun, erzağınız hazır, atınız güzel yiyeceklerle beslendi. O arada Gervasio odanın kapısını açtı, Hancı susmuş Mösyö'nün gozlerine bakiyordu. Boynu büküm elleri ellerine kavuşmuş. Gervasio sol tarafında asılı olan orta boylu bir keseyi Hancıya yakalaması için havaya doğru dengeli bir şekilde savurdu. Montequinto kasabasına doğru yola koyuldu.

    Yaklaşık bir saat içerisinde Montequinto'nun girişinin sağ tarafında ufak bir pazar kurulmuştu. Pazarın son tarafına doğru bir kumaş tüccarının önünde durup "Diego Rodríguez de Silva y Velázquez!" Dedi ve soru cevap arası bir duruş ile sordu. Tüccar ağzını açmadan hemen çaprazında ki iki katlı eskiden bozma binayı gösterdi. Gervasio atını aheste aheste yürüterek binanın önüne doğru sürükledi. Atın gitmeye niyeti yok gibiydi ya da Gervasio'nun acelesi yoktu.

    Binanin önüne durdu, atindan inip yuların ipini bağlayacaktı. Sağına soluna baktı. Belki de bir tek bu bina da yuları bağlayacak bir yer yoktu. Kapı tokmağına üç defa hızlıca vurdu fakat kapıyı kimsenin açmaya niyeti yoktu. Elini kaldırdı kapı kolundan tuttu o arada kapı gıcırdayıp aralandı...

    "Mösyö?"
    "Diago içeride mi?
    "Evet Mösyö lütfen girin atınızla ben ilgilenirim.."
    "Teşekkürler." (İçeriye girdiğinde Diego'nun yanına çıkmak için üst kata giden kapıyı tararken, Diego Velázquez karşıladı.)
    "Mösyö yardımcı olabilirmiyim?"
    Gervasio şövalye edasıyla ve saygılı bir şekilde değer verircesine selamladı ve devam etti...
    "IV. Filipe'nin sağ kolu baş danışmanı Kont-Dük Olivares, siz değerli Sanatçı -Diego Rodríguez de Silva y Velázquez- Saraya götürmem için ben Şövalye Gervasio De Leanardo Guido eşlik etmem istendi."
    "Hemen mi çıkmalıyız?"
    "Mümkünse evet efendim, üç gündür yollardayım..."
    "Hazırlanmam için bana biraz zaman verin, sizde bu arada dinlenirsiniz, yorulmuşa benziyorsunuz..!"
    "Teşekkürler Mösyö."

    Diego eşyalarını hazırlamış, uşağına uzun bir yolculuk için bir at arabası kiralamasını istemişti. Araba gelmiş eşyalar ve bir haftalık yol için yiyecekten sağlık malzemesine kadar bir çok eşya hazırlamış ve hazırlatmıştı.

    Geri dönüş yolunu Còrdoba yolunu kullanarak devam ettiler. Yol üç gün sürmüstü, Saraya geldiklerinde Gervasio derin bir nefes aldı, kapıdan iceriye girer girmez nöbetçilere Saray hizmetçilerini, kapıda karşılamaları için işarette bulundu...

    Diego Velàzquez IV.Filipe'nin karşısına çıkıp selamladı. Filipe ukala ve görkemli havasından burnunun üzerinden bakmasının yanı sıra geldiği için minnettardı...

    Diego Filipe'nin ilk resmini iki gün sonra yapmış Filipe tarafından beğenilip, sarayın tek Kralın portresini yapma görevi Diego'ya verilmişti. 1627 yılında resim yarışması düzenlenmiş ve Diego bu yarışmayı kazanmıstı.

    Aradan otuz seneye yakın bir zaman geçmiş bir çok eser resmemişti Diego. Atalarının geçmişine ilişkin uzun bir soruşturmanın ardından Santiago Şövalyesi sanını aldı.

    En büyük baş yapıtı da "Nedimeler" olmuştur. http://hizliresim.com/PDOd48
  • Yazar: https://1000kitap.com/KitapKitap.
    Hikaye Adı : İstasyon
    Link: #32477893
    Ressam : Signac

    Günün birinde tozlu yollarda yürürken kartpostal buldu genç adam, http://hizliresim.com/moJArR eğilip aldı, çöp kutusuna atıyordu ki arkasını çevirdiğinde mürekkebi akmış kurumuş olan giderek kaybolmaya yüz tutmuş kısa bir hikâye buldu. Yorulmuştu. Çay bahçesine girdi, arada bir çayını yudumlayıp okumaya başladı:

    Son İstasyon

    Karıncaların turuncu topraklar adını verdiği ıpıssız orman derinliğindeki çoraklıklarda karınca yapımı kâh tramvaylar, kâh vapurlar, dopdolu, capcanlı berrak cam gibi hava, öyle ki gündüz bulanıklıktan eser yok. Gözler ise nemli. Aralıksız devam eden büyük bir göç dalgası başlamış. Artık karınca yazarların, kitaplarıyla beraber, karınca okurlarla birlikte yepyeni bir istasyona nakledilmesi gerektiği uzun bir süreden beridir biliniyormuş. Bu görüşü destekleyenler ve aleyhte oy kullananlar bir kaç yıldır yazılı basında çokça hararetli biçimde tartışıyormuş. Bundan dolayı şehirmişçesine ‘Son istasyon’ adı verilen içi boş yarım düzine ağacın ortasındaki bir ağaç oyuğunun yanı başında ufka doğru uzanan topraklardaki küçük oyuklar kapıymışçasına yoktan var edilerek yerleşkeler meydana getirilmiş, kaşla göz arasında. Geride kalanlarla çıktıkları yeni yolculukta ilerleyenlerin artık birbirlerini görme imkânlarının bile silindiği bir atmosfer doğmuş ilk kez. Ömürlerince ellerine bir kitap alıp okumamış karıncalardan bazıları ne hikmetse, ne ilginçtir ki gündemdeki tartışmalar neticesinde kitaba merak salmış onlarda kafileden olmuş. Karıncaların kütüphaneleri, heykeltıraşlarla heykelleri, unvanı profesör, yazın adamı, bilim işçisi olanları böylelikle günler öncesinden nakledilmiş. Milyonluk değerdeki arazilerini kitapları için terk eden karıncalarda varmış aralarında, tiyatrocusu da, birbirinin içine geçmiş hemen hepsi bu büyük karışıklıkta, bu büyük yolculuk hengâmesi günler öncesinden başlamış, başlamış olmasına rağmen ne ilginçtir ki, nakiller bitmek bilmiyormuş. Hiç kitap okumamış veya okumayacak olan karıncalar bile yeni inşa edilen şehirde yer almak için sanki birbiriyle yarışır olmuşlar, fakat okuma yazması olmadığı için yahut okuyup, anlamadığından olacak, okudukları tek bir kitap hakkında görüş beyan eden tek sayfa makale yazmadıkları için, onların diğerlerinin tarafına geçişine imkân tanınmıyormuş velhasıl. Geride kalan bundan dolayı şaşkın, üzgün alanları doldurmuş yığınlarca karınca düşünmüş. Arı gibi uçabilmek, kurbağa gibi zıplayabilmek, gerektiğinde sivrisinek gibi sokabilmek için dünyayı gerektiğinde balık kadar hızlı turlayabilmek için, kaplumbağa gibi kalın zırhla kendini koruyabilmek için kendi içimizdeki dünyayı büyütmenin sonsuzluğa açılan genişlikteki sonsuzlukla bütünleşmenin yolunun (adını koyamasalar da) içgüdüsel olarak kitaplardan, yazıdan kültürel bilinçlenmeden vs. geçtiğini hissetmişler. Bu yüzden ‘saf iyi nitelik’ adını taktıkları yolcu kafilesinden ayrılmamak gerektiğini biliyorlarmış. İnsanlar gibi yanlarında bilgisayar taşıyıp, telefonla iletişim kurabileceklerini kim bilir uzay yolculuklarına çıkabileceklerini bile hayal etmeye başlamışlar bir süre sonra, aradan haftalar geçmiş nakiller halen devam ediyormuş, ''İnsanlığın modern yaşam tekniğini kapabilir hem kim bilir belki daha ötesine bile geçebiliriz.'' diye hayal etmeye başlamışlar. Bunun öncelikle yalnızca kitaba kaleme, yeni buluşlara gerçeklere hayallere sarılmakla mümkün olabileceğini günden güne akıldan çıkarmamaya başlamışlar. İnsanlık tarihini okuyarak oradan da dersler çıkarabilir, sentezle kendi realitelerini bu temel üzerine kurup yeni bir gerçekliğe geçiş yapmak mümkün olabilir diye düşünmeye başlamışlar. Bir müddet sonra işte karıncalar kendilerini bu türden çeşitli fikirlerle oyalarken bir de bakmışlar (lafın gelişi) tek bir okumamış karınca kalmamış, dolayısıyla bütün yolculuklar iptal edilmiş, dönüşler başlamış. Okuma becerisi olmayan azınlıkta kalan bir bölüm karıncanın, eğitimleriyle ise özel olarak uğraşmayı ödev edinen yardımcılar ilgileneceklermiş. Karıncalar artık aralarında, insanlarda, ancak belli anlarda gözlemleyebildikleri o mutluluk hissini yakalamaya, zamana yaymaya başlamışlar. Hani, sabah fırından yeni çıkmış çıtır, çıtır taze ekmek ile el değmemiş pazar sabahı gazetesinin kokularının birbirine karıştığı zamanlarda ki o sakin, ender mutluluk anlarına. Yoğun bir mutluluk hissi oluşmuş aralarında karıncaların, işi ekmeği, özgürce dünyayı paylaştıkları gibi bilgiyi, kitabı da paylaştıkları için
  • Yazar: İclal
    Hikaye Adı : Ölürken 'var' olmak
    Link: #32472986
    Ressam : Kahlo

    http://hizliresim.com/pnGDla

    Odamdayım. Evde kimse yok. Evde pek kimse olmaz zaten. Yatağımdayım. Tavanı izliyorum. Yer yer rutubet izleriyle dolu beyaz tavana sıçratılan boyanın bıraktığı izleri izliyorum. Boya damlaları kimi yerlerde kocaman bir damla şeklinde kururken, bazı yerler neredeyse pürüzsüz bir şekilde kalmış. Düzensiz. Karmaşık. Dağınık.
    Tavandan söz ediyorum.

    Yalnızlıkları düşünüyorum tavana bakarken. Tek kişilik yalnızlıkları, iki kişilik yalnızlıkları, çoklu yalnızlıkları. Mono, duo, poli… Mutsuz bir kahkaha atıyorum.
    Bir hayata sığdırıyorum bütün yalnızlıkları.
    İlk andan başlıyorum. Anne karnına düştüğüm o ilk andan:
    ...
    Yapayalnızım, tek başıma. Büyüyorum. Varla yok arası sesler duyuyorum, bir de kalp atışları.

    Doğuyorum. Annem ölmüş. Yalnızım.

    Zaman geçiyor. Seviyorum. Yalnızlığın üzerine bir perde çekiliyor. Bir yanılsama.

    Kadınım artık. Yalnızlığım şekil değiştiriyor. İki kişilik yalnızlığıma kapıyı aralıyorum. Çift kişilik yataklarda tek olmayı öğreniyorum. Düşündüklerimi söylememeyi, kendimi saklamayı, kendim olmanın yalnızlığını öğreniyorum. İki kişilik bir yalnızlığın bedelini, tek kişilik yalnızlığa tahammülüm kalmadığında geldiğim sınırı, kendimden kaçmanın sonucunu görüyorum.

    Yalnızlığımla mutlu olmayı öğreniyorum sonra. Mutlu olmayı sorgulamadığım hesapsız günleri yaşıyorum. Bir tüccarım, bu hayatla mutluluk arasında en karlı alışverişi yapmaya uğraşan. Ya da hayattan mutluluk dilenen, tüccar kılığına girmiş bir dilenci… Ne fark eder sahi?

    Perdelerimi sürekli temiz tutarım ben, güneşliklerimi ise çekili. Yalnızlıklarımın önü örtülü olmalı her zaman. Gözlerim pencerelere kapalı. Evim bir mum ışığının aydınlığına muhtaç olmalı her daim.

    Kanatlarım en şık aksesuarım, hiçbir işe yaramayan gösterişimin bir parçası. Uçmak eylemsiz bir fikir zihnimde. Kanatlarımı kullanmamaya yeminliyim.

    Karanlık bir yalnızlık denizinde yol alan bir gemiyim çoğu zaman. Gemim delik. Yolculuğum delikten içeri sızan yalnızlıkları kovayla boşaltmakla geçiyor.

    Delik büyüyor. Kovayı deniz alıyor.
    Ben büyüyorum.

    Çoklu yalnızlıkları öğreniyorum sonra. Yalnızlığımda yalnız olmadığımı. Apartman katlarındaki dairelere hapsolmuş yalnızlıkları, sayıları büyüdükçe azalan insanları, doldukça boşalan evleri, geldikçe giden hayalleri, güldükçe yiten mutlulukları öğreniyorum.

    Yalnızlığın sayılarla ilgisi olmadığını anlıyorum.
    Fakat vebanın bir salgın olduğunu öğrenmek içimi rahatlatmıyor. Yalnız olmadığımı bilmek beni yalnızlıktan kurtarmıyor.
    Yoruluyorum.
    İstifa etmek, soyunmak istiyorum tüm yalnızlıklarımdan.

    Ölmek?
    Ölüm de bir yalnızlık değil mi? Çırılçıplak bir yalnızlık hem de. Maskelerden, mecazlardan, duygulardan arınmış; saf bir yalnızlık.
    Tek kişilik, çift kişilik ya da çoklu değil, hiçli bir yalnızlık. Bir hayata sığdırılamayacak türden. Yalnızlığın hakkını veren karanlık bir yalnızlık.

    Birden bir fikir geliyor aklıma. Hızlıca doğruluyorum yattığım yerden. Yüzümde ilk defa gerçek bir gülümseme var. El ve ayak tırnaklarıma kıpkırmızı bir oje sürüyorum. Uzun zamandan beridir ilk defa makyaj yapıyorum. Özenli bir şekilde giyiniyorum. Çıkarken aynaya bakmıyorum. Telaşlı bir heyecan ve hızlı adımlarla rutubet kokan dairemden ayrılıyorum. Apartmanın kapısından ayrılırken birisine çarpıyorum. Mahcup bir şekilde özür diliyorum. Kim olduğunun farkında değilim ama şaşkınca bana bakıyor. Herhalde tanışıyoruz. Umrumda değil ama. Doğruca aradığım dükkana giriyorum. İhtiyacım olanları alıyorum. Ederinden çok daha fazla bir miktarı kasaya uzatıp ‘üstü kalsın’ diyorum. Adamın yüzündeki memnun şaşkınlığa gülümseyerek hızla daireme dönüyorum.
    Yolda bir şarkı mırıldanıyorum. Hatırlamadığım yerleri kafamdan uyduruyorum. Bir müddet sonra sesimi daha da yükseltiyorum, utanmadan çekinmeden… Bana garip bir şekilde baktıklarındaysa gülümsüyorum.
    Gülümsüyorum…

    Daireme girer girmez poşetten tuvali ve boyaları çıkarıyorum. Ve çiziyorum: Bütün yalnızlıklarımı çiziyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımdan kurtuluyorum. Çizdikçe yalnızlıklarımı anlatıyorum. İlk defa yalnız hissetmiyorum. Tutku, bütün bedenimi ele geçirmiş durumda. Damarlarımda hayatımda hiç duyumsamadığım bir duyguyu hissediyorum. Anlatamıyorum.
    Ellerim benden bağımsız bir şekilde hareket ediyor, gözlerim hayata ilk defa böyle bakıyor.
    Ve son fırça darbesinden sonra… bitiyor. Bitiyorum.
    Garip bir tamamlanmışlık hissiyle gözlerimi kapatıyorum.
    Bitti.
    Bütün gerçekliğim bir tuvalin içinde canlanıyor; yaşayan bir beden yerine, çürümüş bir leş taşıdığımı hissediyorum. Fazlalıklarımdan kurtulmak için can çekişen adımlarımı banyoya doğru atıyorum.

    Yaşarken olamadığım dünyada, ölürken var oluyorum. Sonsuza kadar.
  • Yazar: Komplike
    Hikaye Adı : ANI KAMBURU
    Link: #32461004
    Ressam : Van Wieck

    http://hizliresim.com/Q2pOAy

    Güneş kızılımsı huzmeleriyle dağları perdelerken, rüzgar şiddetini arttırıyor, uğultusu pervazlardan sızarak ince bir ıslığa dönüşüyor, tren hızıyla camdan hızla yansıyıp geçen kurak araziler içimin kalabalığına karışıyordu.

    Ani sarsıntılar midemi ağzıma getiriyor elimde paketinde yarısı kırılmış bayat tuzlu çubukları hevessizce ağzıma tıkıyorum.

    Üç dört koltuk karşımda seyirlik iki ihtiyar.
    Ölümün enselerinde soluduğunu bile bile kaygısızca çaylarını yudumluyorlar.
    Ne konuşuyorlar acaba diye merak ediyorum.
    Birkaç dakikamı bunu düşünürek, anlamaya çalışarak geçiriyorum.
    Buruş buruş derisi siyah noktalarla dolu buradan titrediğini anlayabildiğim elinin parmağıyla, camdan öteyi gösteriyor biri.

    Kendi ellerime düşüyor gözlerim.
    Henüz genç, diri ellerim.
    Avuçlarımda yaşanmışlıkların izleri .
    Oysa küçükken kız kardeşlerimle birlikte avuçlarımızı birleştirir çizgilere anlam yüklemeye çalışırdık.
    Öldükten sonra tamamlanacağına inandığımız hayali çizgiler uydururduk.
    Çok erken davranmışız.
    Her yaş bir çizgi. Belki çok yaşarsam, o ihtiyarlar kadar çok, bir tren vagonunda çay içecek kadar yaşayabilirsem bir daha ellerime bakmayı not ediyorum aklımın kenarına.

    Kazağımın uçlarını çekiştiriyorum aşağı doğru.
    Gözlerim etrafta küçük bir tur atıp seyirlik misafirlerimde duruyor tekrar.
    Susmuş , dışarıyı seyrediyorlar.
    Kalın bastonlu, siyah gür kaşları ve beyaz bıyıklarıyla alaca ihtiyar karşısında oturan kendinden daha yaşlı olan epeyce göbekli ihtiyara usulca çeviriyor bakışlarını arada.
    Sonra bir anda yüzünü burusturarak belini doğrultuyor ve dikizlendiğini hissedercesine gözlerimiz saniyenin yarısı kadar birleşiyor.

    Yakalanmanın verdiği huzursuzluk ve utançla başımı eğiyorum ve elimde dibi kalmış buz gibi çay bardağının kenarlarında parmağımı dolaştırıyorum.

    Kısa bir süre sonra camdan bakma bahanesiyle çevirdiğim başımı gözlerim takip ediyor ve ihtiyarların tekrar koyu bir sohbete daldıklarını farkediyorum, kastığım omuzlarım yavaşça gevşiyor.

    Elimdeki bardağı yanımdaki koltuğun üzerine, tuzlu çubukların yanına bırakıyorum.

    Camdan dışarı bakınıyorum , öylesine.
    Değişen manzara ilgimi çekiyor.
    O kurak kuru yollar yerini uzun mu uzun şerit şerit görünen tarlalara bırakmış.
    Ne zaman geldik bu kadar, şaşırıyorum.

    Yolun bir kısmını hatırlayamıyorum çünkü gözlerim önümden hızla geçen yollara ,hızla geçen yıllara karışıyor , anlık bir farkındalıkla gözlerimi aldığımda anlıyordum , daldığımı.

    Hayat da buydu benim için. Bir an bir şeye takılırsın sonra kendine geldiğinde şaşırırsın haline, elinde sadece geçen ömrün kalır.

    Şimdi ömrümle beraber yolları da geçiyordum anlamadan.

    Kuşlar geçiyordu üzerimden, güneş doğuyordu, ısıtıyordu, dağlara bırakıyordu izlerini.
    Ben yokken.

    Uyandığımda bana gece kalıyordu bir tek.

    O yüzden belki yıldızları daha çok severim. Ve üşümeyi.

    Ve sabaha karşı çimlerin üzerindeki çiği.

    Sabah rüzgarının toprak taşıyan kokusunu.

    En çok sessizliği.

    Çünkü bilirsin o saatlerde çok az insan senin gibi uyanıktır.
    Ve çok azı bilir sabah rüzgarının beraberinde yaşama hissini getirdiğini.

    Sadece sanaymış gibi hissettirdiğini.
    Milyarlarca insandan , gelip geçen o kadar insandan biri değilmişsin gibi.

    Şimdi peki?
    Hayır , şimdi sadece gittiğimi hissediyorum.
    Hayat kamburunu bırakmış sırtıma.
    Sırtım anılara yaslı.

    Ne zaman bir çocuk görsem, mutlu, daha da ağırlaşıyor yüküm.

    Kalbimi çıkarıp veresim geliyor o çocuğa.
    Mutlu bir çocuğun ellerinde kalsın bir parçam istiyorum.
    Mutlu bir çocuk o parçayı kendiyle birlikte büyütsün.
    Yeniden büyümek istiyorum.
    Ama hep büyürken kalmak.
    Şimdiden çok uzakta , miş'li zamanın girdabında yaşamak istiyorum.

    Ama şimdi yaptığım şey sadece gitmek.

    Ben ve zihnimin beraberinde getirdiği ne varsa tüm lanetimi , içimin isini
    başkalarından uzağa , götürebildiğim kadar uzağa götürüyorum.

    Orda kimsenin bilmediği bir yerde bırakmak istiyorum kendimi.

    Tüm o yalnız ölme korkusundan arınmış olarak , en çok yalnız bırakılma korkusundan kurtulmuş olarak bir dağın tepesine çıkmak ve hücrelerimi oraya bırakmak.

    Ne büyük bir ayrıcalık düşünebiliyor musun?

    Altında bulutlar, bulutları delip geçmiş gibi duran dağların sivri uçları.
    Ve bir uç da sen.

    Aniden bir hızla üzerinden çığlık çığlığa geçen kuşlar ve sen.

    Güneşin doğarken ,batarken yada tam ortasındayken gökyüzünün, bulutlara bıraktığı fırça fırça renkler.

    Ve sen.

    Sanki ilk insanmışsın ve bırakılmışsın bir ıssızlığa.
    Doğa sana Yaratıcısını anlatıyor ve sen saatlerce oturup renklerin hikayesini dinliyorsun.

    Tek amacımın bu olduğu bir hayat düşlüyorum.

    Belki o zaman bir illet gibi sırtıma yapışmış bu kamburumu çıkarıp atabilirim.

    Ani bir sarsıntıyla ileri doğru savrulan bedenimi oturduğum koltuğa son anda tutunarak düşmekten kurtarıyorum.

    Ne olduğunu anlamak istercesine bakınırken seyirlik misafirlerimin yerinde olmadığını farkediyorum.

    Bir şeyi daha farkında olmadan kaçırmış olmanın verdiği mahzunlukla hafifçe gülümsüyorum.
  • Yazar: https://1000kitap.com/piruze
    Hikaye Adı : Yaşam ve kırmızı
    Link: #32448604
    Ressam : Kahlo

    http://www.resimag.com/p1/25b922045e.png

    Heyhattt!!!

    Yaşamım boyunca hiçbir iz bırakamadığım dünyaya, ölümümle bir çentik atmak istiyorum.
    Aslında sevişgen bir ruh haliyle bağlıydım hayata. Serin yaz akşamlarında esen rüzgârı içime çekip kilometrelerce yürümüşlüğüm, kışın ayazında çatılarda tutan buz sarkıtlarına bakıp bakıp mucizelere inanmışlığım olurdu benim. Ellerime bakardım bazen, istese dünyayı kavrayabilecek kadar büyük görünürlerdi gözlerime. Başım dik; boyun damarlarımın biraz gevşemeye, bir omuza yaslanıp biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğu anlarda bile buna izin vermeyecek kadar dik. Ve ayak bileklerim; çivi topuk ayakkabılarla saatlerce yürüyebilecek kadar, bu bedeni onca yıl taşıyabilecek kadar güçlü, incecik, narin ayak bileklerim.

    Sevdiğim adamlar oldu mesela. Uğurlarına ağlayıp şiş gözkapakları edindiğim. Hoyratça sevişilerek geçirilen gecelerin sabahında beni hüzne uyandıran, kendinden dönemeyen, benden geçemeyen, baktığı yüzün ardındaki gerçeği göremeyen. Hiç birisi ilk sevdiğim halinde kalmadı; alışkanlıkla ağızlarından çıkan seviyorum ve özledimlerle bıraktım onları ardımda.

    Kadınlar da sevdim elbet.
    Kadınlar, benim güzel kadınlarım.
    Annem, kardeşim, arkadaşım oldular. Ya sakinlikleri çok şaşırttı beni ya da dengeleri. Belki asi ruhumu dizginleyemediğimden belki de doğrularını doğrularım gibi benimseyemediğimden, hiçbiriyle aynı yolda buluşamadım. Hesap kitap yapmadan,sadece insan sevmek istedim ben.
    Fakat birşey oldu bir vakit önce, tam olarak hatırlayamadığım bir zaman diliminde. Ya Nuh tufanından bir asır önce ya da anne rahmine düşmemden bir zaman sonra. Soğudum herşeyden ve herşey soğudu benden.Hayata sorduğum onlarca sorudan tekine bile cevap alamamışken, tıkılıp kalmışken göğüs kafesimde, sırtımdaki onca yükle, karnımda taşıdığım bunca ihanetle, aklımın himayesi bende değil iken, fikrim berrak düşünceleri terk etmiş, bulanık gelgitlerle boğuşurken; gidilecek bütün yollar gidilmiş, sevilecek herkes sevilmiş, yaşamın en büyük zevkleri tadılmış, doğan BEN den geriye hiçbirşey kalmamışken, velhasıl kelâm içimden yükselen "bitti" yankısını duymazdan gelmeyerek gitmek istiyorum artık.
    Sağ elimdeki atar damarı sol elimle yoklayıp, yaşadığımın somut kanıtı olan yere vuruyorum jilet darbesini. Aslında iki satırlık bir veda mektubu bırakmalıydım geride de bunca yıldır bunca susmuşluğumla beni anlamayanlar iki satırla mı anlayacaklar.

    Bu halsizlik, kırmızıya boyanmış hayat, göz kararması...

    Sanırım artık gidiyorum.
  • Yazar: inci
    Hikaye Adı : CAN KIRINTILARI...
    Link: #32426598
    Ressam : Boccioni

    http://hizliresim.com/ODy42Q

    İnsanlarin birer ikişer kaldırımlara doluşmasıyla şehir canlanmaya başladı bile.Penceremin köşesine bir güvercin gibi tünedim.Gözlerim dışardakileri gözlüyor gibi gözükse bile icimin manzarası cok farklı anlara tanıklık ediyordu benimle birlikte.Bakislarim kalbime sabitliydi o nereyi gösterirse ivme oraya dogru ceviriyordu hislerimin yönünü.Caddeden geçen birer ikişer insanlar kalbimin yoğun akan trafiğine pek etki etmiyordu,değmiyordu bile. Zihnim hayallerim ve geçmişimle odaklı seri saldırı altındaydı .

    Hava kararmaya başladı.Gök dolup dolup öfkeyle taşmayı bekliyor. Şimşekler kalbimi yaka yaka çakıyor. Ben hala penceredeyim. Burada degilim ama dündeyim, yitirdiklerimdeyim. Yağmur şiddetli fırtına ile birlikte yüzüme yüzüme akmaya başladı. Aktıkça gözyaşlarımı bastırmaya çalışıyor. Dışarda ani bastıran yağmur karşısında sağa sola uçuşan insanlarin kaçışları yüreğimin çektiği izdihamdan bihaber.Aciyan yüreğime su serpmiyor yağmur . Eşimi ve çocuklarımı gecen ay depremde kaybettiğimden beri o enkazın altında kalmıştı yüreğim de. Onlarsız hayata yağmur yağsın, gök gürlesin,kıyamet kopsun istiyorum, acımdan habersiz üstüme mutlulugu bina edenler için. Korku salsin yüreklerine hep bu dünya için yırtınıp cabaladıkları için. Gök nerdeyse kahrından yeri yaracak.Şiddetle öfkeyle sesini yükseltiyor.Kızıyor kendini hodgamca düşünenlere, vurdumduymazlıklarına.Ben mutlu değilsem ,ben yalnizsam ,ben yorgunsam size de kalmasın bu dünya ,siz de mutlu olmayın diye avaz avaz haykırıyor. Gözyaslarim süzülüyor.Camdan süzülen yağmur damlacıkları gözyaşlarım akmasin diye onların yerine birlesip yarisiyor adeta.Yerime akıttıklarıyla, gözlerimin yaşını siliyor adeta şefkatli eliyle.Tenime en ufak bir zarar gelsin istemiyor.Teselli ediyor beni çisil çisil.Oglumun imdat..! diye yetisemedigim yardim çığlıklarını tekrardan duymayayim diye bastırıp sesini yükseltiyor,gürül gürül aralıksız gürlüyor gök.Bu kederi senin yerine çekerim diyor adeta.

    Penceremde bir noktada doluşan yağmur damlaciklari omuz omuza verip kenetlenerek,yukardan aşağıya doğru süzülerek yol gösteriyor kaybolmusluguma,
    yalnizligima.Semsiyemi aldım elime.Yürümeye başladım, bana projektör tutulan yolda ıslak adımlarla.Gök,mutluluktan sesini kıstı birden rahatsız olmayayim diye.Öfkesi ve kızgınlığı dinmisti.Günes utancından elini ağzına götürerek kızıla dönen yüzüyle gülümsüyordu.Yerde dalgalanan kıpırtısız suyun üzerinde şıp şıp yürüyerek fırtına sonrası sessizliği dinliyorum.Şu kargaşanın arkasında gizlenen derin sessizliği içime içime çekiyorum.

    Kaybettiklerimin izini sürüyorum, başım yerde gezerek.Adını koyamasam da bir arayıs icerisindeyim sanki. Gecmis zamanın ilmeklerini çözerek hayatın sırrını çözmeye calisiyorum.

    Aniden karşıma çıkan yeşil takkeli bir dervişle sendeledim birden.Ürperdim,olduğu gibi yerimde kalakaldım.Sustum.Bana doğru yönelip yaklasarak elinde tuttuğu asasıyla ;

    -Ne diye üzülürsün be evladım sen üzülünce ben de üzülürüm bilmez misin? Senin nazarınla seyrediyorum senden esirgenenleri ben de.Kalbimiz aynı yöne dönük.Degil mi ki aynı büyük hikayenin içindeyiz,aynı gemideyiz.Hepimiz gidiyiciz.Ne diye tasalanırsın?Ölüm puhu kuşu misali her an pusuda.Ne zaman ,ne şekilde gideceğimizden çok nasıl gittiğimiz sorusu çok daha anlamlı.Madem dünya fanidir ,fani sevgililerin alaka-yı kalbe degmedigini ağır bedeller ödeyerek öğreniyorsun iste.İcine bakiyorsun.Kalbini yarsalar ayrılık,vuslat sancısıyla kanayacağını biliyorsun.

    Biliyorsun yine için dışına cevrilse Hz.Eyyub'tan daha yaralı olduğunu.Bundan dolayı Rahmet-i İlahiye oksasın istiyorsun başını.Sarsın yaralarını.Yağdırdığı yağmurlarla yüreğini dahi incitmeyen Rabbi'nin sana ne kadar yakın olduğunu seyrettin bu gün kalbini ve fikrini serin tenhalikta tuttuğun pencerende.Evet firarisin sen.Kendinden,gerceklerden kaçtıkça kaçıyorsun.Unutuyorsun dünyanın kendisine yönelenleri yuttukça yutacağını.Egosundan şiştikce şişenleri kiyiya vuracağını.Fani dünyanın şanı her şey gibi toza toprağa karışacak.Veee ölüm, toprağa karışan tohum misali yepyeni bir alemde baki bir hayat icin sümbülleneceksin.Kış geldiğinde yapraklarını döken,boynunu büken ağaçlar misali baharın gelişiyle daha taze bir hayata dogacaksin sen de.Kavusacaksın sevdiklerine.Ağlamalarin yerini gülmelere bırakacak.Ayrılıkların yerini kavuşmalara.Hakiki vatanına ,hakiki mutluluğa kavusacaksin.Ve seveceksin ölümlü olmayı ...

    Seveceksin ölümlü olmayı ,seveceksin ölümlü olmayı miriltilariyla sesimde dervişin sesiyle uyandım birden penceremin bıraktığım köşesinde.Rüya mıydı yakaza mıydı halen daha bir anlam veremedim.Hava güllük gülistanlik.Caddede koşuşan, bir yerlere yetişmeye çalışan insan kalabalıklıkları.Günes adeta göz kırpıyor sırrıma ortak olduğunu fisıldarcasına tebessümle. Pencereme yansıyan güneşin turunculuğunun izinde kaybettiğim kendi gerçekliğimin seyrine daldım bir müddet.Dervis kaybolmustu.Yerimden usulca dogruldum elimi uzatarak uzandığım perdeyi faniligin yüzüne hızla çekip kapatarak,huzurla başımı seccadeye koydum.Huzurdaydim.
  • Yazar: Yolcu
    Hikaye Adı : Sonuçta İnsan Bu Herşeye Alışıyor Zamanla…
    Link: #32424632
    Ressam : Boccioni

    İlgili Resim : http://hizliresim.com/ODy42Q (bence tek cümleyle "Cam Kenarında Dışarıya Bakıyordu Genç Kız" )


    Beyninde sözlerini, müziğini bilmediği belki bir gün bir yerlerde dinleyeceği içten şarkı çalarken elinde iki gündür hasret kaldığı bilindik bir soğuk algınlığı ilacının reklamını yapan kupasındaki Türk kahvesiyle ayakta durup üç bir yanını camlarla son kalan yanını duvarla sarmaladıkları, artık özgür değil kafesteki kuş gibi hissettiren, şimdilerde mutfağa katılmak için inşaat çalışmaları içinde kalmış, ev sahiplerinin yerleştiği günden beri ilk kez bu kadar toz içindeki mutfak balkonunun cam kenarında dışarıya bakıyordu genç kız. İçinde nedenini çözemediği garip bir sıkıntı vardı. Tam bir titizlik hastası olan, ev temizliğine ve düzene kafayı takmış, ev çamaşır suyundan erise de asla temiz ve düzenli olduğuna inanmayacak annesine işten geldiğinde bunu söylese kesin etrafındaki inşaat dağınıklığından, mutfak tezgahındaki kıza göre 1-2 annesine göre tonla bulaşıktan, evdeki tozdan ya da kızın evden dışarı çıkmamasından olduğunu söyleyecekti kıza. Ama bunlar değildi işte sebep, bunlar kızın dert edeceği şeyler değildi. Aslında biliyordu içine dert edindiği şeyleri, belki tamamıyla değil belki de tamamen… Ama deşmek istemiyordu. Bulmak isteğinde kendine soracağı her sorunun cevabı başka binlerce soruya sebep olacaktı sonra onlardan birinin cevabı ile ilk sorunun cevabının tutarsız olduğunu fark edip bu kez de bambaşka sulara yelken açacaktı saatlerce, günlerce, haftalarca, yıllarca, ölçülemeyecek zamanlarca düşünür ve debelenir dururdu bu kısır döngüde. Kaçtığı şey bu kısır döngü değildi hatta bu kapana kısılmışlıktan garip bir zevk de alıyordu aslında çünkü çok değil birkaç yıl önce fark etmişti insanın böyle böyle büyüdüğünü. Ama onu rahatsız eden dışarıdaki hayatlardı. Hayır, hayır onları suçlamıyordu elbette, aksine kendineydi kızgınlığı. Dışarıdaki insanlar, onların durup bunu düşünmeye yetecek vakti yoktu. Hepsi bir şeyler için emek harcıyor, çaba gösteriyordu . Zordu hayatları, büyük sorumlulukları ve dertleri vardı. Oysa kendisi öylece orada durmuş aylak aylak kahve içerek bunları düşünüyordu. Haksızlıktı bu, bencillik, vicdansızlık ya da adına ne denirse işte…O da bir şeyler yapmalıydı. Ne yapması gerektiğini biliyordu da. Bir hedefi vardı onun uğruna pes etmeden ilerlediği ama işte arada bir böyle bir şeyler sıkıyordu boğazını. Kahvesi bitene kadar dedi, şu kupadaki kahve bitene kadar aylakça düşünecekti bu cam önünde. Elindeki kupaya bakıp haylazca gülümsedi. Annesinin hep istediği gibi hanımefendi, narin, nazik genç kız değildi çiçekli dallı güllü altın yaldızlı kahve fincanı barfiks çubuğunun nasır yaptığı elinde hem iğreti dururdu hem de kesmezdi onu o kadarcık kahve. Annesinin onu pembiş pembiş giymiş hanım hanımcık koluna takıp gezeceği, dedikodu yapacağı, örgü öreceği işte öyle bir doktor hanım olarak hayal etmesine sonra kızın onun karşısına askeri doktor olmak istediğini söyleyen spor meraklısı, pembeden nefret eden, babasının aslanım dediği, küçükken barbiler yerine uçakla arabayla silahla oynayan, mankenlere değil de Nene Hatunlara, Fatma Bacılara, Tomris Hanlara, Songül Yakutlara özenen bir deli olarak çıkmasına biraz daha güldü ama hayali kahve fincanı gibi bu gülüşte iğreti oldu. Ama annesi de alışmıştı artık biraz en azından minik şeyler bulup onlarla yetiniyordu. Kızın akademik başarısı, belki sokakta adamım diye gezen bir çoklardan daha yürekli oluşu, ihtiyaç duyunca yemekti temizlikti her türlü şeyin altından kendince kalkması, ayakları üzerinde güçlü duruşu ama şüphesiz en çokta yaşına oranla uzun yıllardır yaptığı sporlar ve sağlıklı beslenme sayesinde düzgün fiziği gibi...Anne kız da alışmışlardı işte artık duruma, daha az kavga ediyorlardı, kabul etmişlerdi farklılardı, baya farklı, kimsenin de değişmeye niyeti yoktu, zaten değişmezdi de insan, alışırdı en fazla. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla...
    Boğazındaki yumrudan geçip ciğerlerine ulaşamayacağını, ulaşsa bile onu ferahlatamayacağını bildiği titrek ama derin bir nefes daha çekip bu kez de gözlerini gökyüzüne dikmeye karar verdi. Belki o derdime derman olur diye. Ama o esnada olan olmuştu işte hükmedilemez gözleri karşı binanın sondan üçüncü katındaki mutlu bir şekilde balkonunu yıkayan genç kadını görmüş, bilinçaltı ile el ele verip algıda seçicilik yapan beyni kıza sormadan oraya kilitlemişti gözlerini de zihnini de. Kadın, o mutlulukla temizlediği balkondan çok değil 2 yıl önce gencecik bir lise öğrencisinin belki sevgilisinin babasından korkup belki kolları yorulduğundan isteğiyle mi yoksa sevdiği/sevdiğini sandığı kızın babası tarafından itilerek mi bilinmez düşerek bir yaz akşamı can verdiğini, sonuca ulaşılamayan davanın sessiz sedasız kapanmasının ardından yine bir yaz gecesi yandaki inşaattan aynı evin camlarına 2 el silah sıkıldığını bu ve benzeri olaylara mı, yaşanmışlıklara mı tahammül edemeyen ailenin 1 ay içinde apar topar taşınıp aylarca boş bıraktığı evin yeni sahibesi olduğunu bilse böyle pervasızca gülümseyebilir miydi ki yeni evinin balkonunu temizlerken? Belki de biliyordu. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Ancak duruma bakılırsa genç kız alışamamıştı ya da alışmıştı da dün akşam saatlerinde bu kez de bir arka sokakta oturan bir annenin kendini evinin balkonundan atarak intihar etmesi mi etkilemişti onu, ondan mı dikkatini çekmişti bu kadın ? Ama yok her sabah kalktığında ve yatmadan camdan dışarı bakıp derin bir nefes alırken daha bir ton şey gibi o çocuk, sevgilisi, ikisinin ailesi ve daha birçoğu hızlıca geçer giderdi aklından... Ama gidiyordu işte öylece, öyleyse düşünmesinin ne yararı vardı ? Bir anda aklına yine bambaşka bir şey geldi. Binadaki kadınlar o yaz çaylı çekirdekli akşam oturmalarında dedikodularının arasına bu konuyu da almıştı. Bisikletine binmeden önce ön tekerini şişirirken kulak misafiri olmuştu genç kız yoksa o sevmezdi öyle o kadar kadının arasında oturup gereksiz bol dedikodulu akşamları. Kadınlar da çekinirdi zaten ondan biraz soğuk, ciddi bulur yanında konuşacaklarına dikkat eder üç düşünür bir söylerlerdi. Medyum değildi tabi yine annesinin ona insan içine çık deyip, bu gereksiz akşamlara daveti ve nutukları arasında öğrenmişti kendi hakkındaki düşünceleri. Annesi nutuklara devam ede dursun bu öğrendiğine sebepsizce mutlu olmuş ama sonra hayli ironik bulmuştu. Koskoca kadınların daha o zamanlar 18 olmamış bir kızdan çekinmesi. Tabi annesi nutuğuna devam ederken o gülümseyince kadıncağızda üstüne alınmış beni ciddiye almıyorsun diye bağırıp çağırıp kapıyı çarpıp gitmişti kankilerinin yanına. Ama kızmamıştı annesine kim bilir gün içinde neye sinirlendi içine attı da böyle patlak verdi diye düşünmüştü. Bak yine uslanmaz zihni nerelere gitmişti. Cinayet mi intihar mı açığa kavuşmayan olayla ilgili konuşurken kadınlar onlar nereden bilecek canım annenin içinin nasıl yandığını araştırmaya devam ediyoruz diyerek umursamazca oyalıyorlar kadını diyerek polisleri duygusuzluk, ruhsuzlukla suçlamışlardı içlerinden ikisinin kocası polis olmasına rağmen. Amma da ironik kadınlardı vesselam. Hiç düşündüler mi acaba polisler duygularını ön safa alsa sizin birine tanıklık edip günlerce etkisinde kaldığınız olayın yüzlercesiyle baş edip suçluları bulmaya takati kalır mı, yüreği dayanır mı ya da cesetin başına oturup ağlasa bu kez de ayıplamaz mısınız siz ve ya duygulanmakla meşgulken görevini yapamasa o polis olur mu ? Elbette duygusuz değiller mesai bitimine saklıyor sadece bastırdıklarını. Belki de alışmıştır artık. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Gerçi alışmasa yapılabilir miydi ki bu ve başka meslekleri ,kendi istediği mesleği, yaşayabilir miydi insan, kaldırır mıydı nefes almayı vicdanı? Al işte başa döndük dedi kendine. Bu kez de alışmak fiiline takmıştı. İnsanoğluna verilen bir nimet mi yoksa ceza mı bilemedi. Bunun üstüne de kafa yormaya başlayan kendinin stop düğmesine basmak istedi. Peki düşünmek, o nimet miydi ceza mı? Aklına 5 yaşlarındayken ailesini ağlarken ağlarken zorla ikna edip erkenden gittiği anaokulunda oturup ben düşünmeden duramıyorum diye ağladığı geldi saatlerce. Sahi en son ne zaman ağlamıştı? Ağlayamamasına mıydı bu iç sıkıntısı ? Peki ağlayamıyor muydu yoksa ağlamamak için kendini mi tutuyordu? Tebrik etti kendini sonra, nur topu gibi dile getirdiği , dile getiremediği bir yığın daha cevabı olmayan olsa da yeni sorulara gebe hem de tüp bebek tedavisi görmüş anne adayı gibi çoklu sorulara gebe soruları olmuştu sanki zihni tıka basa onlarla dolu değilmiş gibi. Taktir ediyordu zihnini bir tane daha bu tarz soruya yeri kalmadı derken, binlercesine daha saniyesinde kucak açacak kadar uçsuz bucaksız oluşunu. Sonra zihnini devlete benzetti bu yönüyle. Lisedeki fizik öğretmenin bir lafından ötürü. Helal olsun lan şu devlete ! Gelen geçen soyup soğana çeviriyor daha da yıkılmadı derdi sık sık şaşkınla açılmış gözleri ve onlara eşlik eden hafif gevrek gülüşü eşliğinde yaşlı fizik öğretmeni. Hey gidi Einstein'ın kayıp torunu!
    Genç kız bu kez ferahlatmasını umursamadan alelacele hızlı bir nefes alıp diline pelesenk olan hayat mottolarından birini daha savurdu kendine. " Orada durup suya bakarak, denizi aşamazsın." Düşünmeyi bırakta hayallerin için, kimse inanmasa da dünyayı kurtarmak için, ecdadına ödemen gereken vefa borcun için, kendin olmak için ve yazmakla bitmeyecek tüm sebeplerin için git dersini çalış dedi.Hem bitti zaten kahvende sigaranın küllerini yiyen sigara tiryakileri gibi sen de telve yemeye başlamadan harekete geç artık dedi kendine. Sonra, o sayı geldi yine aklına “318” delice mutlu oldu sanki dakikalardır şurada içi sıkılan o değil gibi ama sonuçta hayallerine kavuşmasına nasipse tabi sayılı gün kalmıştı o kadar yaşanmışlığın ardından belki de en kolay kısmıydı, belki de en zoru kalmıştı geriye bilmiyordu. Nereden bilsin bir garip ölümlü sonuçta. Ama çokta takılmadı. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Şu son iki yılda hayatta yapmam dediği neler yapmış, asla dayanamam dediklerine alışmıştı fark etmeden. Evet sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla, küçük büyük tüm dertlerine, hüzünlere, mutluluklarına, insanlara, olaylara, günlerin getirdiklerine, katlanamam dediklerine, hayata işte be kardeşim alışıyor insan. İnsan alışıyor. Bazen iyi ki, bazen maalesef ki…
  • Yazar: İsimsiz
    Hikaye Adı : ÇERDEN ÇÖPTEN HİKAYE
    Link: #32395399
    Ressam : Boccioni

    ilgili resim : Simultaneus Visions

    http://hizliresim.com/ODy42Q

    ÇERDEN ÇÖPTEN HİKAYE
    Adam, sabaha karşı indi şehre. Öyle, her gittiği yeri doğup büyüdüğü, kendini güvende ve mutlu hissettiği yer gibi benimseyen, her gün başka bir şehre bıraksan oralı olan, sıradan insanların indiği gibi inmedi. Açlıktan, kışın soğuğunda sıcak yuvasından çıkmak zorunda kalıp, yavrularının boğazından yiyecek bir şey geçer umuduyla, üç beş ışığın yandığı, üç beş bacanın tüttüğü o ıssız köylere inen aç kurtlar gibi indi. Ama ne kendisi o kadar sıradandı ne de indiği şehir o kadar ıssız. Burada açlıktan kıvranan şehirdi. O sabah da yiyecek birilerini bulacağından emin ağzını kocaman açmış, gözlerini de yeni avlarının akın akın geldiği terminallere, otobüs duraklarına, mola yerlerine dikmişti.
    Adam, kalacağı binanın bulunduğu sokağa girmişti ki, diğerlerine hiç benzemeyen bir çöp arabasıyla karşı karşıya geldi. Bu gördüğünün çöp arabası olduğuna onu inandıran tek şey, arabanın az ilerisinde iki delikanlının yüzlerini binalara çevirip çöpleri toplamaya geldiklerini bağırmalarıydı. Adam buna da anlam veremedi. Çöpler zaten bir yerde toplanmıyor muydu? Üstelik, delikanlıların elbiseleri de çöple uzun süre haşır neşir olmamış kadar temizdi, tertemizdi. Ama çöp topladıklarına ikna edecek kadar aceleciydiler. Adam tüm bunlara anlam vermeye çalışırken kapılarda, pencerelerde yavaş yavaş insanlar belirmeye başladı.
    Sokağın biraz ilerisinden ayaklarını sürükleyerek bir kadın çıkageldi. Yıllarca uyumamış gibiydi. Gözlerinin altı, konu kadın dövmek olduğunda, ünü çağları aşmış sanatçılara parmak ısırtan kocaların, en özenli tablolarından esinlenilmiş şekilde mordu. Bakıyordu ama görmüyordu. Onu ölene kadar seveceğini söyleyen kocası yıllar önce mahalleden başka bir kadınla beraber gitmiş ve geri dönmemişlerdi. Küçük siyah kadife bir torba uzattı: “Biraz umudum var, alır mısınız?” dedi. Kadının yaşı hakkında en ufak fikri olmayan delikanlılardan biri: “Teyzeciğim, biz sadece çöpleri alıyoruz. Yaşamanız için önemi olan bir şeyi sizden alamayız. Çöp olarak hiç alamayız. Yarın ihtiyacınız olduğunda kimden isteyeceksiniz hem?” dedi. Kadın çok üstelemedi. Geldiği yoldan yine ayaklarını sürüyerek gitti ve kimse fark etmeden gözden kayboldu.
    Adamın gireceği binadan sinirli tavırlarla başka bir delikanlı çıktı. Çöp toplayan delikanlılardan yaşça küçüktü. “Birader! Benim de biraz öfkem var. Aslında çoğu zaman işime yaramıştır fakat insanlar öfkem yüzünden bana yaklaşmaz oldular artık. Hepsinden değil ama büyük bir kısmından kurtulmak istiyorum” dedi ve her tarafından sıkıca bantlanmış dört köşe bir paket uzattı. Delikanlılar paketi dikkatlice aldılar, çok hareket ettirirseler patlayacakmış gibi hareketlerle, birbirlerine dikkatli olmalarını, yavaş hareket etmelerini telkin ederek, arabanın boş bir köşesine yerleştirdiler.
    Delikanlının öfkesini bırakıp, yoluna devam ettiği köşeden, sakallı, cübbeli bir ihtiyar belirdi. “Delikanlılar, bu benim cehaletim. Bu yaşıma kadar getirdim ama artık taşımak ağır geliyor. Bir el atıverin de kurtulayım şundan” dedi. Delikanlılar ihtiyarın elinde bir şey göremedi, ama taşımak için çektiği eziyetten bu yükün cehalet olduğunu anladılar. İçlerinden daha güler yüzlü olanı: “Amca, o çöpü biz taşıyamayız, sadece sen taşıyabilirsin. Madem buraya kadar getirebildin, önce çöpünü yere indir, bir soluklan, sonra biraz daha gayret edersen araba yakın zaten, üzerine bırak. Biz de o zamana kadar diğer çöpleri toplayalım” dedi. İhtiyar, bin bir zahmetle çöpünü yere bıraktı, biraz soluklandı, sonra daha da bir zahmetle yerden kaldırdı, omuzlarının arasından bir kaç çıtırtı duyuldu. Bacaklarının yarı yolda ihanet etmemesini umut ederek arabaya kadar olan yolu yavaş yavaş yürüdü, nihayet çöpü arabaya bırakabildi. Bırakmasıyla mutluluktan göz yaşlarına boğulması bir oldu.
    Şehre yeni gelen adamla delikanlılar ihtiyarın mutluluğuna ortak olmayı abartmışken, arabanın karşı tarafındaki binadan bir teyze, baykuşları bile ürkütecek kadar cırtlak bir sesle bağırdı: “Delikanlılar, bende de biraz dedikodu birikmiş, bir o kadar da kibir var, şunları da alıverin.” dedi ve: “bir dahaki sefere geç gelmeyin, çöplerimiz dağ gibi birikiyor sonra” diye de ekledi. “Teyzeciğim, bir kaç naylon torbaya birden sarsa idin. Geçen ağzını sıkı bağlamamışsın, kokudan öldük arabada ” dedi delikanlılardan daha az güler yüzlü olanı. Kadın, önce utanır gibi oldu, sonra bin bir torbaya sardığı çöpünü balkondan binanın önüne bırakıverdi. Çöp yere düşer düşmez, görünüşüne göre çok daha ağır olduğunu ispatlar gibi tok bir ses çıkardı. Yere düşene kadar elbiselerinin kollarıyla burunlarını kapayan delikanlılar, torbanın patlamadığını görünce rahat bir nefes aldılar. Sonra torbayı düştüğü yerden ancak yardımlaşarak kaldırıp, güç bela arabanın üzerine attılar.
    Tam işlerini bitirdiklerini düşünüp sokaktan ayrılacaklarken, yanlarında hangi yönden geldiğini kestiremedikleri bir kadın beliriverdi. Önce etrafına bakındı, kimsenin görmediğinden duymadığından emin olunca, elbisesinin iç cebinden bir kutu çıkardı. O kutunun içinde, en içeridekinin dışarı yayılmasını engelleyecek şekilde iç içe sıralanmış birkaç kutu daha vardı. “Benim de biraz iki yüzlülüğüm var” dedi, sadece delikanlıların işiteceği kadar kısık bir sesle. Delikanlılar hiçbir şey söylemeden kutuyu aldılar, arabanın kuytu bir köşesine gizlediler.
    Bütün bunlar olurken, binalardan en yüksekçe olanının en üst katında bir kadın sessizce olanları izliyordu. O kadar uzaktan her şeyi fark etmesi, bilmesi olanaksızdı ama yüzündeki tebessüme bakılırsa, olayları zaten çok önceden biliyordu. Yine de kendine engel olamamış, olacağını bildiği olayların bildiği şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini merak etmişti sanki.
    Şehre yeni gelen adamla kadın bir anlığına göz göze geldiler. Tam o sırada adam korna sesiyle kendine geldi, kendini son anda kaldırıma atabildi. Çöp arabasının şoförü panik içerisinde adama seslendi: “Abicim bir şeyin yok ya? Az daha arabanın altında kalıyordun sabah sabah”. Adam çöp arabasına baktı, şimdi gerçekten çöp arabasıydı. Daha başka nelerin değişmiş olabileceğini anlamak için etrafına bakındı. İlk dedikoducu teyzeyi fark etti. Her zamanki yerinde, sokakta olabilecek en ufak bir olayı bile kaçırmayacak kadar tetikte, görevinin başındaydı.
    Sinirli gencin gittiği yönden gelen ihtiyar gittiği yönde adamla arayı oldukça açmıştı ama söylenmesine devam ettiği duyuluyordu. “Bizim zamanımızda bu kadar yatılmazdı... Bu saat yatılacak saat mi… Yaradanın huzurunda hesabını nasıl vereceksiniz… ” gibilerinden, bilinmeyen bir zamana ve bilinmeyen bir tanrıya dair bir şeyler söyleyip duruyordu.
    Bu arada adam da kazanın ve sabahtan beri olan olayların şaşkınlığını atlatmış, binanın önüne kadar gelmişti. Demin çöpünü verirken kısık sesle konuşup renkten renge giren kadın, yüzünde sahte bir gülümseme ile arkasından seslendi: “Hoş geldin evladım. Nasılsın… Geldiğin yerlerde ne var ne yok… Anan baban nasıl…”. Bu ve buna benzer daha bir çok yapmacık lafları sıraladı, adam da aynı yapmacıklığın ayarında baştan savma cevaplarla kadını savuşturdu, binaya girdi. Aklında, tüm yaşananlardan gerçek olduğuna emin olduğu, sadece, olayları seyreden kadının gülümsemesi kalmıştı
  • Yazar: Li-3
    Hikaye Adı : Dişin Ağrıyan Yeri
    Link: #32356672
    Ressam : Van Wieck

    İlgili resim : 9- http://hizliresim.com/Q2pOAy

    Dil demişti Susanna Tamaro, dişin ağrıyan yerine değer.

    Nedense birisiyle aramız iyiyken, onunla yaşadığımız kötü anılar hiç mi hiç aklımıza gelmez. Bırakın aklımıza gelmeyi, sokağımıza dahi uğramazlar. Gelgelelim, aramız kötü olunca, işte o zaman dehlizlerimizin kapakları açılır ve zebaniler gün yüzüne çıkar. Eski arşivler, tozlu raflar didik didik edilir, en yok olmaya yüz tutmuş anılar bile gözümüze takılır. Hiç hatırlamadığımız anılar geliverir önümüze. Yaşamadıklarımızı bile kurarız bazen, kurar kurar salarız içimizdeki labirente. Her harekette bir kusur arar, her sözde bir açık kollarız.

    Bir rivayete göre, "çilingir sofrası" deyimi şuradan gelir:
    Vakti zamanında devlette önemli mevkilere eleman alınacağı zaman, o kişi rakı sofrasına oturtulurmuş ilkin. Bir güzel içip sarhoş olunca dökülmeye başlarmış. İn midir, cin midir, kimin nesidir hepsini anlatırmış haliyle. Casus mudur, hain midir, düşman mıdır orada belli olurmuş. Çilingir misali, insanın kilitleri çözülürmüş.

    Bizim de kilitlerimiz çözüldüğü zaman, sakladığımız, kaçtığımız belki de hiç bilmediğimiz anılar dökülür sofraya. Yesen yenilmez yutsan yutulmaz şeyler bile çıkıverir, zehir zemberek; katrandan koyu, ziftten acı. "En kötü zamanları tek başına atlatan kişi, kimsenin yokluğunu çekmez" diyordu Bukowski, sanırım bu konuda haklı. Tabi atlatabildiğimiz sürece. İnsanları kandırmaktan daha kolay ne vardır bilmiyorum. Pardon biliyorum, kendimizi kandırmak; evet, en çok ve en kolay kendimiz kanabiliriz kendimize.

    İyi günlerde verdiği değer, kötü günlerde ise verdiği zarar kadardır insan. Nankörüz neticede, bir o kadar da iki yüzlü.

    "İyi ki" demişti, "iyi ki, varsın". Ve bunu en sevdiğim kitaplardan olan "yaşlı adam ve deniz" kitabının içine yazmıştı. Altına da "Olmak istediğin yerde, olmak istediğin kişi..."

    İstemesek de dilimiz dişimizin ağrıyan yerlerini yokluyor ara sıra. Bu ağrı nedense hayatta olduğumu hissettiriyor bana. Evet, geçti ama bak ağrısı duruyor, yani hayattasın diyor. Nefes almak gibi belki de. İlk bakıştaki sevginin ne olduğunu bilemem ama son bakıştakini bilirim.

    Onu o durakta öylece bırakırken içimden neler koptu bilemezsiniz. Binalar çöktü üzerime, toz bulutları kapladı gözlerimi. Evet, ilk bakıştaki sevgiyi hatırlamam ama bu son bakıştakini ise unutamam. Ama geri dönüşü de yoktur ki?

    İlk gelen otobüse binip saçma sapan bir yere geldim. Neresi olduğu hakkında inanın en ufak bir fikrim dahi yok. Sadece ondan uzaklaşmak istedim. Yakınlarda bir metro vardı. Şimdi evime gidiyorum. Gözlerim buğulu, cebimden çıkardığım defterime bugünün anısına bir kaç satır karalıyorum. Bu da kötü anılar arşivimdeki yerini alıyor.

    "İnsan, ne ölür sevdiği öldü diye
    Ne de gömülür, sevdiği gömülünce.
    Sevdiği gidince eksilmez belki,
    Belki de bir parçasını saksıya diker
    Üzerini toprakla örter
    Güneşle, suyla, umutla besler;
    Gömdüğü parçasından tekrar yeşerir."

    Sevmek bazen gitmeyi gerektirebilir. Seçimler hayatımızı şekillendiriyor. Kendimizden taviz mi vereceğiz; hatır gönül uğruna yoksa gitmesini becerebilecek miyiz, canımızı acıtsa bile? Ben ikincisini seçtim. Evet şu an canım acıyor ama zamanla geçeceğini, daha doğrusu alışacağımı umuyorum. Zaten geçmeyen şeyler alışkanlık yapmaz mı? Veyahut bırakılamayan şeyler?

    Metrodan bir sonraki durakta ineceğim. Karşımda oturan yaşlı bir çifti görüyorum. Kalkıp onlara sarılıp tebrik etmek isteği uyanıyor içimde, cayıyorum. Metronun anonsu duyuluyor " Sonraki istasyon : YıkıkKent".. O an ineceğim durağın adının ne kadar korkunç olduğunu düşünüyorum. "Yıkık bir kent". Neden bu ismi verdiler ki buraya? Benim kentimin yıkık olduğunu nereden bilebildiler? En başlarda demiştim ya, kötü zamanlarda rahatsızlık veren en ufak ayrıntıları bile görebiliyoruz: YıkıkKent, yıkıkBen. Burada inmeliyim. Ayağa kalkıp siyah camda kendimi izliyorum."Toparlan be kızım" diyor saçlarım bana. Gözlerimi siliyorum koluma. Manşetlerim ıslanıyor.

    YıkıkKent'e geliyoruz sonunda. İniyorum, metro devam ediyor. Merdivenlerden sallana sallana çıkıyorum. Rimelim akmış sanırım, ağzıma kadar gelmiş, tadını duyabiliyorum. Dışarıda yağmur var. Yerler ıslak ve ışıklar asfaltta uzaklara varıyor. Yaya geçidindeki düğmeye basıyorum. Bir süre sonra arabalar duruyor, karşıya geçiyorum. YıkıkKent'e merhaba diyorum.

    https://youtu.be/nn5JW16_2NU
29 okur puanı
01 May 2018 tarihinde katıldı.