·454 syf.····Okunma: 13 Nisan 2026 13:28 Trevanian
Şibumi
Çeviri: Belkıs Dişbudak Çorakçı
Şibumi Trevanian’ın, Katya’nın yazından sonra okuduğum ikinci eseri. Açıkçası iki eserde de özellikle yazımdaki sadelikten ve üsluptan çok hoşlandım ama Şibumi kesinlikle Katya’nın yazından çok farklı yerde tutulması gereken bir roman. Şibumi daha “felsefi aksiyon” diyebileceğimiz bir türde; dışarıdan casus romanı gibi görünse de iç yapısı neredeyse bir karakter ve zihin disiplini incelemesi. E yayınları ile ilgili eleştirilerimden biri benim için çeviri kitabın en önemli noktalarından biri ve Katya’nın yazında da, Şibumi’de de çeviri ismi kapakta yer almıyordu. Sanki bu eklenebilir diye düşünüyorum. Yine yayınevinin arka kapak yazısıyla kitap arasında dağlar kadar fark var gibi hissettirdi ve üstelik arka kapak yazısı çok da açıklayıcı değil.
Kitabın tarzından bahsetmek gerekirse Şibumi’yi casus, aksiyon kitabı olarak alabiliriz. Ancak öyle çok bir aksiyon beklemeyin, çünkü kitap Go oyunu üzerinden ilerliyor. Bu tarz oyunların ise en büyük özelliği acele ve agresif hareketin stratejik olarak oyunu kaybettireceğidir.
Ben yazarın yine Nicholai Hel karakterini oluşturuşu onun geçmişini düşmanının elindeki bilgiler üzerinden anlatmasını çok beğendim. Karater hem esrarengiz hem de çok sinema karakteri gibi (Anti Bond diyebiliriz. Daha az gösteriş, daha çok derinlik) tabii bunun da en büyük sebebi Trevanian’ın bir film bilimvci olması. Kitap boyunca sahnelerin çoğunu gözünüzde canlandırabiliyorsunuz ve yazar özellikle çok da betimlemeye yer vermeden tamamen sizin hayal gücünüzü size karşı kullanarak yapıyor bunları. Bu da bence bir yazar için oldukça saygı duyulacak bir şey.
Kitabın kötü yanlarından birisiyse bazı bölümlerin aşırı uzatılmış olması, O bölümler yerine Nicholai Hel ile ilgili daha fazla şey okumayı tercih ederdim sanıyorum. Özellikle bir bölüm var ki ona spoiler bölümünde yer vereceğim.
Karakterleri ise genel olarak çok sevdim. Özellikle Hel ve Le Cagot (Yazarın kullandığı mahlaslardan da biri) karakterleri hem kendi sahnelerinde hem de birbirleri ile olan diyaloglarında enfes karakterlerdi. Bir de tabii Nam-ı değer Güve (Maurice) çok kısa ama etkileyici bir bölüme sahipti. Tabii sevmediğim, alışamadığım karakterler de oldu. Onları da yine spoiler bölümünde anlatacağım.
Bundan sonrasında spoiler verilecek olup, kitabı okumayı düşünüyorsanız, lütfen okuduktan sonra geliniz.
Kitap Go oyunu hamle isimleri ile bölümlendirilmiş olup, ara bölümler ise o bölümün içerisinde geçtiği bölgelerden ismini alıyor.
İlk bölümde Ana Petrol şirketinin terör örgütlerini kullanarak bir uçak kaçırma olayı kurgulaması ve bu uçak kaçırma olayını durdurmayı akıllarına koyan Münih beşlisi isimli başka bir terör örgütü elemanlarının havaalanında CIA ve Ana şirket ortak operasyonu ile öldürülmesi ile başlar. Bu başlangıca göre CIA’ın gözden kaçırdığı şey ise örgüt üyesi iki kişiyi devre dışı bırakıp, üçüncüsünü ellerinden kaçırdıklarıdır. Hannah Stern, bu kadın Nicholai Hel isimli bir kiralık katilin yakın bir dostunun kızıdır. Münih beşlisinin son üyesi olan Hannah havaalanı saldırısından kurtulmuş ve Nicholai Hel’e doğru giden bir uçağa binmiştir ve bu özellikle Ana şirketin müdülerinden Diamond’un hiç hoşuna gitmemeyecektir.
Kitapta ana eleştirilerimden bir tanesi Diamond isimli bu karaktere ait. Diamond en başlarda Hel’e saygı duyuyormuş gibi gözükse de sanki sonrasında yazar bu şekilde yapmaktan vazgeçerek karakteri gerçekten sinir bozucu ve boş intikam peşinde bir karaktere çevirmeye karar vermiş gibi. Sanki birbirlerine saygı duyan iki düşman olacaklarmış gibi hissetmiştim kitabın başında sonra hatta Diamond (abisi olan) kitap içerisinde Hel’e işkence edilirken odadan çıktığı aktarılmıştı ama sonra ne olduysa bir anda Diamond karakteri çok değiştirildi.
Ana şirket’in Şişko isimli bilgisayarından gelen bilgilere göre biz okuyucular da Hel’in Shanghai’da sürgündeki bir Rus kontesi ile alman askerinin oğlu olduğunu, doğuştan dillere karşı dahi düzeyinde yeteneği olduğunu, öğreniyoruz. Sonrasında Japonya’nın, Çin’i işgali sırasında annesi ile Japon generali Kishikawa yakınlaşır ve Hel’in hayatı tamamen değişir. Kishikawa kendisine Go oyununu öğretir ve Japonya Shanghai’dan çekilmeden, ikinci dünya savaşından hemen önce yakın bir arkadaşının yanına Go oyununu öğrenmesi için yolluyor ve elini Hel’in üzerinden ölene kadar çekmiyor.
İkinci dünya savaşı, Japonya’nın yenilgisi, Mistik olduğunu öğrenmesi, sevmediği Amerikanistlerin yanında çalışırken ara ara aslında onların da insan olduğunu fark etmesi ve General Kishikawa’yı kurtarması (Öldürerek) japon onur düşüncesini nasıl kendi üzerine aldığını çok güçlü bir şekilde göstermektedir. Tabii sonrasında mistik özelliğini kaybetmesi de bir o kadar üzücüdür.
Bir de tabii günümüzde de devam eden siyasi etiketlemeyi yine burada görebiliyoruz. Rus binbaşı ile görüşürken;
"Eğer sizi doğru anladıysam Binbaşı -ki açıkçası doğru anlayıp anlamadığımı da pek umursamıyorum- beni hem komünist hem de Nazi olmakla, hem General Kishikawa'nın yakın arkadaşı hem de kiralık katili olmakla, hem Japon militaristi hem de Sovyet casusu olmakla suçluyorsunuz. Bunların hiçbiri sizin akılcı olasılık anlayışınızı zedelemiyor mu?"
Demesi günümüzde de aslında fazlasıyla görebileceğimiz adaletsizlik olgusunu hissettiriyor. Amerika tarafından işkenceye tabii tutulması, bir hücrede yıllarını geçirmesi ve Bask dilini burada öğrenmesi daha sonrasında da Bask bölgesinde bir şato alacak. Trevanian’ın ciddi bir bask kültür sempatisi var. Aynısı Katya’nın yazında da hissediliyordu.
Kitabın ilk bölümü bu şekilde Hannah Stern’in artık kiralık katillikten emekli olmuş, Hel’i bulması ile bitiyor ve ikinci bölümü başlıyor ki bence bu bölüm çok daha keyifliydi (Mağara bölümü dışında) çünkü karakterler burada hikayeye katılıyorlar.
İkinci bölümde özellikle Hel’in artık kendini yetiştirmiş, Şibumi’ye yani sadelik ve sakinliği hayatına odakladığını görüyoruz ancak bu durum Hannah Stern’in şatosuna gelmesiyle sona erecektir.
Bu kısımda mağara bölümü hem çok uzun hem de aşırı ayrıntılı geldi bana evet sonrasında tekrar burata dönülecek ama illa bir şey anlatılmak isteniyorsa Hel’in Çin görevi ya da çeşitli objeleri silah olarak kullanabilmek üzerine aldığı eğitim anlatılabilirdi. Yine Diamond ve ekibinin şatoya gelmesi burada aralarında geçen diyaloglar güzeldi. Hana (Cariyesi) ile Hel arasındaki diyeloglar, küçük iddialaşmalar, yine Le Cagot ile arasındaki eğlenceli diyaloglar kitaba renk katıyor.
Bir de tabii yine değinmeden geçemeyeceğim Volvo (evet araba olan) dövme sahneleri var ki ben çok eğlendim bunlarda. İkinci bölümde aksiyon yavaş yavaş doruğa ulaşıyor ve Nicholai Hel’in istemese de işin içine girmek zorunda bırakılarak Ana şirkete karşı savaşı ile sona eriyor. Yine ülkeler konusunda çok sivri dilli eleştiriler var ki inanılmaz keyif verici ve yerinde.
Yine de dediğim gibi son bölüm sadece elli sayfa içerisine sığdırıldığı için biraz koştur koştur ilerliyor, keşke yazar mağaradan kırpıp oralara yaysaydı.
Sonuç olarak ben kitabı çok beğenerek okudum, tavsiye eder miyim? Kesinlikle eğer beni yormayan, keyifli bir aksiyon kitabı okumak istiyorum diyorsanız Şibumi’yi okuyun.