Salih Bora'nın kitabın başında yazmış olduğu "Sunuş" kısmı çok güzeldi. Bu kısmı okuduktan sonra eseri seveceğimi anlamıştım ve yanılmadım. İçindeki hikâyeler gerçekten çok güzeldi ve Samipaşazade Sezai'nin dili oldukça sadeydi. Kitap akıp gitti.
Yazarımız çoğu yerde bize sorular soruyor ve genelde sorularına yanıt verirken buluyoruz kendimizi. Çok üzüntülü bir olayı karakterin hissettiği şeyleri kaleme almadan tek bir kelimeyle bile hissettirebiliyor. Karakterin nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığını, nasıl bir üzüntü duyduğunu yazmasa da okuruna hissettirebiliyor. Bu çok büyük bir başarıydı benim için.
İlk hikâye, "Bu Büyük Adam Kimdir?" idi. Hikâyenin son cümlesinde yüzümde büyük bir tebessümün belirmesine sebep oldu. Ters köşe gibiydi, aslında tam olarak ters köşe de denemez başlarında seziyorduk ama bu şekilde fark edilmesi güzeldi. Ayrıca, aralara kendisinin pek sevdiği Sadi'nin Gülistan adlı eserinden, tam olarak yaşanılan anları anlatan Farsça şiir parçaları eklenmişti. Yazarımız tam yerine 'cuk' diye oturtmuş. Çok hoşuma gitti. :) Sonra bir baktım, diğer hikâyelerinde de hatırına geldikçe Sadi'den alıntılar yapmış. Yerine çok uygun kullandığı için hiç sırıtmadılar ama.
2.hikâye olan "Hiç" te her bir cümlesine bayıldım. Karakterin tasviri o kadar güzeldi ki her cümleyi alıntılama isteğiyle dolup taştım. Aslında bu, karakterde kendimi bulabildiğimden dolayıydı. Yazarın arada bizlere yönelik sorduğu sorular da canımı yakmadı değil. Mesela: "Yirmi yaşındayken yaratılışın bir mucizesi olan böyle bir tebessümün karşısında hiç bulunmadınız mı?"
Ah neredeeee? :D
Ve sonra hikâye bitti. Bittiği yerde, son cümlelerde yine derinden etkilendim:
"Hayaller çağı olan yirmi yaşının en dehşetli darbesi... Meğer aklını başından alan bu tebessüm, kızın o küçük, o güzel ağzının bütün üst dudağının biraz kısa olmasından kaynaklanıyormuş. Meğer o eşitlikçi tebessüm kendisine değil, bütün âleme, bütün eşyaya aitmiş."
Sonra Samipaşazade Sezai hikâye sonuna oldukça manidar bir not bırakmış: "Yirmi yaşında olmadığımız hâlde bizler de mutlu olduğumuz anları gözden geçirsek, bütün kâinatın karşısında titrediği şu kelimeye ulaşmaz mıyız? 'Hiç!' "
Üçüncü hikâye olan "Kediler"in başındaki diyalog güldürdü. :)
"Hanım! En son cevabını isterim. Ya ben, ya kediler?"
"Kediler!"
Fakat hikâye o kadar güzel anlatılmıştı ki 33 senelik evlilik hayatı sonrasında böyle bir cevap alan adamın hayal kırıklıklarını en derininden hissedebildim. Sonunda karısının söyledikleri de yine şaşırtmadı. :D
4.hikâye olan İki Yüz Elli Kuruşa özellikle son cümlesiyle çok can yakıcıydı.
5.hikâye olan "Düğün" beni çok üzdü. Dilsitan'a o kadar üzüldüm ki... Yazar bu hikâyede karakter çözümlemelerini çok iyi yapmıştı. Dilsitan'ın en büyük kabahatini de, başlarda düşünmediği için yaşadıklarını da çok iyi kaleme almıştı. Behçet gibi iğrenç bir karakteri de, "Bu insanlar böyledir," şeklinde ayrıntılı vaziyette anlatmıştı. Yazarın kalemi gerçekten çok iyi. Düğün ortamı, mekânlar, halk, o düğün sırasında halkın konuştukları oldukça gerçekçiydi.
6.hikâye olan Kitabe-i Seng-i Mezar açıkçası pek hikâye hissiyatı vermedi.
7.hikâye Arlezyalı use çeviri olduğunu belli eden kısa bir hikâyeydi. Açıkçası ben, bu hikâyeden de pek etkilenmedim ancak 8.hikâye olan Pandomima yine son derece etkileyiciydi. Bu hikâyede Paskal bir oyuncu. Eftelya isminde bir kızı da oyunları sırasında eğlendirmeyi çok seviyor. Bir süre sonra âşık oluyor ama bilmiyor ki Eftelya onu izlemeye sırf kendisini ölen sevgili köpeğine ve bir maymuna benzettiği için gidiyor. Okumayanlar varsa spoiler vermeyeyim ama hikâyenin sonu çok vurucuydu.
Eser içindeki hikâyelerden en beğendiklerim sırasıyla; Pandomima, Düğün ve Hiç oldu. Peki siz bu kitabı okudunuz mu? Sizin en beğendiğiniz hikâye hangi hikâye oldu?