Salon Mars, ABD’de bir kadın hapishanesinde geçiyor ve başta ana karakter Romy Hall olmak üzere çeşitli mahkûmların hayatlarına yakınlaştırıyor bizi. Aydınlık değil dolayısıyla.
Romy Hall, San Francisco’daki Salon Mars adlı bir striptiz kulübünde çalışan bir kadınken, kendisini takip eden bir adamı öldürdüğü için iki kez müebbet hapis cezasına çarptırılıyor. Beş yaşında bir oğlu var: Jackson. Hikâye, Romy’nin hapishaneye gönderilişiyle başlıyor ve hem hapishanedeki yaşamı hem de geçmişine dair geri dönüşlerle ilerliyor.
Romy’nin yanı sıra diğer mahkûmların hikâyeleriyle de roman; aile, şiddet, bağımlılık, suç, yargı ve cezalandırma sistemleri etrafında şekilleniyor.
Kitabı yeni bitirdim. Kendimi çok hüzünlü hissediyorum. Şanslı da hissediyorum elbette. Bunu söylemek zor olsa da gerçek böyle. Ama aynı zamanda kaygılı da hissediyorum. Hapishanelerden çok korkarım. Çünkü oraya düşmenin hiç de zor olmadığını biliyorum. İnsan bir anda kendini orada bulabilir ve bütün hayatı değişebilir. Öfkeli de hissediyorum. Adil bulmuyorum, hakkaniyetli bulmuyorum yargılama ve cezalandırma sistemlerini. Bana hep bu hikâyeler Hz. İsa’nın “ilk taşı günahsız olan atsın” sözünü hatırlatıyor. Bireysel sorumlulukları göz ardı etmiyorum elbette ama sistemlerin bu kadar yanlış olduğu bir dünyada adalet sistemlerinin mevcut amaçlarında çok büyük sorunlar var gibi geliyor bana. Neyse işte, bu konu çok derin; girmeyeyim.
Romanı üslup olarak çok çarpıcı bulduğumu söyleyemem. Yer yer odağımı kaybettiğim oldu ama bunda kitabın ilk yarısını daha önce okumuş olmamın da etkisi olabilir. Yine de yazarın mesafesi ve terazisi bence yerindeydi. Yargı ve infaz sistemine dair pek çok şeyi sorgulatıyor, bireysel sorumluluğu da göz ardı etmiyor.
Ne kadar iç karartıcı olsalar da bu konuları, bu romanları, bu hayatları merak etmeli, dinlemeli, okumalıyız diye düşünüyorum Can. İlla bu roman diyemeyeceğim galiba ama bu da bir seçenek.