Hervé Guibert'in bu eseri edebiyat dünyasında sadece bir hastalık anlatısı değil, kendi kanıyla yazdığı bir ''otofoksiyon'' helecanı bıraktı. ''Beni Kurtarmayan Arkadaşa'' bir insanın bitmişliği, çöküşü, sezgisel imgeler yükleyen ve kendi aynasında yansımasını görebilen bir yazar. Total Eclipse filmini birçoğunuz biliyordur değil mi? Hani; Paul Verlaine ile Arthur Rimbaud'un eşi benzeri olmayan bir aşkını estetik şekilde sunuyorlardı bizlere. Ne kadar hoşnut bir şeydi değil mi! Hâlâ aklımda birçok sahnesi! Kitabı okurken en çok şu soruyla boğuştum: Bir insan, hayatta kalma şansı ile kitabını bitirme tutkusu arasında kalsaydı ne yapardı? Guibert, cevabını kitabın ortasında suratımıza bir tokat gibi çarpıyor: ''Kitabıma hayatımdan daha çok değer veriyorum.'' Bu bir delilik!
Kitabın gizemli ve devasa gölgesi Muzil; namı değer Michel Foucault ta kendisi! Aşk dolu adam, sevgili, yoldaş, her şey... ölümü bir ketum gibi saklayıp asaletle giderken; Guibert tam tersini yapıyor. Kâh kusuyor kâh ağlıyor cildindeki sararmayı ve kaslarındaki erimeyi cerrah titizliğiyle not ediyor. Ama asıl mesele, kitabın ismindeki o gizemli Bill... Bill, hani o aşı vaadiyle Guibert'i bir buçuk yıl boyunca ketenpereye getirdiği ''kurtarmayan'' arkadaş... Onun narsisizmini, bir ''oyun kurucu'' gibi arkadaşların acılarıyla beslenişini okurken, insan dostluğun sınırlarının nerede bittiğini sorguluyor. Bill, Guibert için bir kurtarıcı değil, aslında yazılması gereken ''som altından bir karakter'' sadece.
Hastane odalarından birinde o rutubetli koridorlarında aynadaki iskeletini görüp: ''Kendimi olağanüstü derecede yakışıklı buldum'' dediği an, kitabın kalbinin attığı yer. Kendi çöküşünde bir estetik bulan narsisizmini ölümüyle taçlandıran bir adamın hikâyesi bu. Virüsün vücuttaki hareketini bir ''boğa güreşine'' benzetmesi ise Guibert'in barok zihninin bir ürünü: Kırmızı pelerinler, matadorlar ve sonunda yere serilen o bitkin hayvan, yani insan...
Finalde Bill'e savurduğu o sert ''Kendini as!'' çığlığı ve kasları eriyince ''Nihayet çocukluğumdaki kollarıma ve bacaklarıma kavuştum'' deyişi... Bu satırlar beni mahvetti. Guibert bize şunu söylüyor: Bedenimiz ihanet edebilir, dostlarımız bizi yüzüstü bırakabilir, tıp çaresiz kalabilir, ama geriye kalan o ''anlatı'', ölümü bile bir sanat nesnesine dönüştürebilir.
Bu kitap bir AIDS günlüğü değil, bir yazarın kelimelerden ördüğü o görkemli mezarda attığı son kahkaha.