Raymond Carver’ın "Katedral"’ini okuduğumda, sıradanlığın içindeki o mucizevi kırılma anlarına hayran kalmıştım. Ancak "Fil" ile tanıştığımda anladım ki; Carver sadece o anları fotoğraflamakla kalmıyor, o anların arkasında bıraktığı kalıcı etikiyi de anlatıyor. "Katedral"’de bir kâğıt parçasında dünyayı çizen o el, "Fil"’de ailesinin yükünü sırtında bir 'fil' gibi taşıyan ama yine de yürümeye devam eden bir adamın omuzlarına dönüşüyor.
Arka kapakta beni duraksatan o cümle, kitabın ruhunu özetliyor: "Hiç gelmek zorunda kalmayacağımı sandığım bir yere gelmişim gibi hissediyorum."
Carver, bu son dönem öykülerinde artık sadece 'görmeyi' değil, yaşamın o görünmez yüklerini 'taşımayı' anlatıyor. Benzinci, garson ve hayatın sert sillesinden süzülüp gelen o yalın dili, bu kitapta bilgece bir duruluğa ulaşmış. Kendi hayatının ağırlığını, başkalarına bakma zorunluluğunu ve o meşhur ekonomik çıkmazları anlatırken, aslında hepimizin sırtındaki o 'görünmez fili' işaret ediyor.
Özellikle veda niteliğindeki "Haberci" (Errand) öyküsüyle Çehov’a selam duruşu, bir okur olarak kalbimi bıraktığım yer oldu. Eğer Katedral'in o sarsıcı atmosferini sevdiyseniz, Fil ile o görünmez çizgiyi beraber aşmaya hazır olun.
Sade, süssüz ama can yakan cinsten bir ustalık... Carver, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Az kelimeyle, koca bir hayatı omuzlarımıza bırakıyor. Okuduğunuzda etkisi bir süre daha sizinle yaşamaya devam ediyor.