Puan vermedi·504 syf.····Okunma: 16 Nisan 2026 02:00 Bir Şairin Son Nefesinde Yaktığı ve Yakamadığı Şey
Hani bazı kitaplar vardır, okurken seni yavaş yavaş boğar. Yavaş yavaş mı? laf... Resmen boğuyor, boğuluyorsun ve arada ulan dur bir nefes alayım diye yakarıyorsun. Kitabı bitirdim demek bile yalan, bitmiyor. Bitse de içinde kalıyor. Tuhaf bir boşluk, aynı zamanda tuhaf bir doluluk… Sanki biri ruhumu kaptığı gibi Brundisium limanındaki o hasta odasına fırlatmış, kapıyı da üstüme kilitlemiş. Hâlâ oradayım, Vergilius’la birlikte terliyorum resmen.
Kitabımız dört bölümden oluşuyor: Su, Ateş, Toprak ve… tahta; şaka şaka, Hava. Broch’un dili o kadar yoğun ki, ilk 50 sayfada bu ne lan, ben mi aptalım yoksa yazar mı fazla? diye isyan bayrağını göndere çektim. Sonra birden akışa kapıldım ve fark ettim ki, ben de Vergilius’la aynı teknedeyim. Hem de batmak üzere olan teknede . Batıyoruz kaptan...;)
Vergilius, Aeneis’i yazmış büyük şair. Augustus’un emriyle Roma’nın resmî destanını dökmüş ortaya. Ama ölüm döşeğinde birden “bu eser yalan, eksik, hatta bayağı tehlikeli” diye fark ediyor. Yakmak istiyor. Yakmak, silmek, baştan başlamak… O sırada Augustus kapıda beliriyor: “Hayır, bu; imparatorluğun temel taşı, yakamazsın.” İşte o anda roman patlıyor. Şairle imparatorun, sanatla iktidarın efsanevi kapışması başlıyor. Biri “eserimi yok edeceğim” diyor, diğeri “yok edersen seni de yok ederim” der gibi bakıyor. Keyifli bir sahne doğrusu. ;)
Broch’un Vergilius’un iç monologlarını kurduğu uzun, soluksuz paragraflar… Ah evet, evet, o paragraflar insanı delirtiyor. Sayfalarca süren, noktalama işaretlerini esirgemeyen cümleler....İnsanın zihninin kendi içinde nasıl çürüdüğünü, kendi yarattığı güzelliğin altında nasıl ezildiğini iliklerine kadar hissettiriyor.
“Bir destan yazdım diye imparatorluğu kutsadım, köleliği, savaşı, kanı meşrulaştırdım mı?” sorusu yakana yapışıyor ve bırakmıyor.
Broch kendi çağını da fena halde tiye alıyor. 1930’ların Avusturyası, Nazi Almanyası, sürgün yılları… Hepsi hasta odasının duvarlarına yapışmış halde. Savaş bitmeden önce totaliter rejimlerin sanatı nasıl kendi propagandalarına alet ettiğini, sanatçının vicdanının nasıl paramparça olduğunu görmüş. Kitap çok daha derin, neredeyse mistik bir yere kayıyor. Vergilius’un ölümle yüzleşmesi aynı zamanda bir inanç arayışı. Hıristiyanlık öncesi Roma’da, pagan bir şairin ağzından “ışık”, “kurtuluş”, “merhamet” laflarını duyuyoruz. Yazarın kendi Yahudi kökeniyle Katolikliğe yaklaşımı arasında kurduğu gerilimi hissediyorsun.
Özellikle son bölüm 'Hava'da işler iyice zıvanadan çıkıyor. Zaman, mekan, benlik… Hepsi eriyip birbirine karışıyor.
Ölüm gerçekten insanın en büyük yaratıcı eylemi olabilir mi?
Kendi sonunu yaratırken geride bıraktıklarını da yeniden mi yazıyorsun?
Broch bu soruları sorarken insanı köşeye sıkıştırıyor.
Kitap kolay değil, hiç değil. Türkçe çevirisi bence fena değil (özellikle upuzun cümleleri korumaya çalışmış) ama insanı resmen terletiyor. Acele etme, sindire sindire oku, yoksa boğulursun. Acele etsen yine boğulursun seçim senin ;)
Sonuçta büyük eserler, yazarlarının vicdanında hep bir yara bırakır. Ve o yara, okuruna da bulaşıyor.
Allah kahretsin Broch… hem de ne güzel kahretsin. Ah evet, evet kahretsin..;)