Gönderi

Görünmezliğin Kaydı
9/10
·124 syf.··
Beğendi
·
2026 30. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 16 Nisan 2026 12:36
ఌ İnsan hayatın korkunç hızına yetişemeyip en çok nerede tökezliyorsa, yarasını tam da oradan alıyor bu hayatta. Dikkat çekmemeye, kalabalıkların içinde dolaşmaya, sadece kendinden bekleneni vermeye çalışırken kendi varoluşunu ıskalayanların hikâyesi bu aslında... Ali İpek , “ Zaman Kaybından Ölen Kadının Hikayesi ”nde bu yok oluş sancısını deşiyor. Büyümenin faturasını, bir yerlere hep geç kalarak ödeyenlerin görünmez yükünü atıyor okurun önüne. “Hep 'hadi'yle büyüdüm ama hiçbirine vaktinde varamadım” diyor yazar satırlarında. Herkes hedefine çoktan ulaşmış, hayatını bir şekilde kurmuşken, merdivenlerin ilk basamağında öylece çivilenip kalmak ne demek, bunu çok içeriden, kanatarak hissettiriyor. Çırılçıplak bir varoluş çığlığı çarpıyor yüzünüze. Saniye Hanım uzak diyarların, masalsı ve dramatik dünyaların bir karakteri falan değil çünkü. Sabahları otobüs camına başını yorgunca yaslayan, mesai bitiminde tükenmişlikten omuzları çökmüş halde telaşlı kalabalığa karışıp giden, aşina olduğumuz kadınlardan sadece biri. Başkalarının varlığını resmileştiren bir nüfus memuru. “Sen varsın, işte bu da belgen” diyerek insanlara kimlik dağıtan, onlara bir nevi varoluş hakkı tanıyan ama iş kendine gelince bir hayaletten farksız yaşayan bir kadın. Alt kimlik, üst kimlik gibi sosyolojik tartışmaları bir kenara bırakıp varoluşu resmileştiren en temel belge olan kimlik meselesi üzerinden okuyoruz onun derin buhranını. Hayatın acımasız ve hızlı akışındaki Saniye ile toplumun ondan inatla beklediği Saniye arasındaki uçurumda hayatta kalma çabası aslında tanık olduğumuz şey. Ninesinden miras kalan eski ismin ağırlığı altında ezilişi, sabahtan akşama kadar başkalarının isimlerini kütüklere kaydederken kendi kaderinin kâğıtlarda nasıl giderek silikleştiği çok sert çarpıyor. Kendi adını bile başkalarının verdiği, kuralları hep bir adım ötedeki başkalarının koyduğu bir dünyada var olmaya, daha doğrusu düşmemek için yalpalamadan bir yerlere tutunmaya çalışıyor. Sonra bir türlü geçmek bilmeyen beden ağrıları giriyor devreye kitabın daha en başlarında. İnsan onca acı çekerken iyileşmekten neden köşe bucak kaçar ki diye düşünmeden edemiyorsunuz. Ama metnin içine işledikçe yavaş yavaş oturuyor bazı şeyler yerli yerine. Ağrı, Saniye’nin gerçek dünyayla kurabildiği tek somut, tek sahici bağ aslında. O sancı, yokluklarıyla ve kayıplarıyla var olmuş bir kadının “ben buradayım, hala nefes alıyorum ve en önemlisi canım yanıyor” deme şekli bir nevi. “Bize iyi gelen bizi hasta edebilir.” Kendi kimsesizliğinin karanlığında boğulurken yarattığı hayali eş, Savurlu Fahri bile Saniye'nin bürokratik kurallarından kaçamıyor. İnsan kendi zihninin sınırlarını zorlayıp bir hayal kurarken bari biraz özgürleşir, zincirlerini kırıp atar sanıyorsunuz. Ama hayır, onun korkuyla sığındığı hayallerinde bile kravatlı, inandığı doğruları nizamî olan bir devlet memuru zihniyeti devrede kalıyor hep. Bilindik, kaydı belli, sınırları net bir şekilde çizilmiş bir adam yaratıyor zihninde. Kalıplara, devlet resmiyetine o kadar bulanmış ki ruhu, hayattan kaçıp sığınacağı limanı bile kâğıda döküp resmileştirmek, vicdanında meşrulaştırmak istiyor kendine. Öyle ki, Fahri’yi yazarından bile daha iyi tanıyan, sınırlarını çizen tek kişi Saniye’nin ta kendisi oluyor sonunda. Romanın tartışılan, ta arka kapaktan itibaren insanın zihnini tırmalamaya başlayan sorusu var bir de, baykuşlar gerçekten uğursuzluk mu getirir sorusu... Ali İpek bana, “Siz hiç bir baykuşla göz göze geldiniz mi?” diye sorduğunda epey bir yutkunamamış, kendi içimde sessizliğe gömülmüştüm ekran başında. Kültürümüzde, masallarımızda hep ölümün, yaklaşan kara bir felaketin karanlık habercisi diye kodlanmış bu gizemli kuşlar yüzyıllarca. Ama edebiyatın dehlizlerinde meseleyi biraz eşeleyince, özellikle Sadık Hidayet ’in metnindeki izleri takip edince, baykuşun aslında insanın kendi iç karanlığına, üstünü inatla örttüğü yanılsamalara dikilmiş son derece acımasız bir göz olduğunu fark ediyorsunuz. O kuşların göz bebekleri kocamandır ve tıpkı bir insanınki gibi kafasının yanlarında değil, tam karşıdadır. Sağa sola asla kaçıramazlar delici bakışlarını; karanlığın en dibine dik ve sabit bir şekilde, âdeta ruhu paramparça ederek bakarlar. Çiçeklerin neşeli dünyasına, kedilerin ya da köpeklerin mırıltılarına değil; karanlıkta her şeyi çırılçıplak gören, gerçeği bütün ağırlığıyla yüze çarpan keskin bir metafora sığınıyor. Çocukluğunda yaşadığı travma, onu zamanın bir noktasından koparıp öylece dondurmuş bırakmış bir köşede büyümeden. Yüzleşmeye bir türlü cesaret edemediği geçmişin, ondan gözünü bir an bile ayırmadan dik dik bakan yıkıcı travmaların ta kendisi aslında baykuşun gözleri. Saniye'nin iyileşmekten ölümüne kaçmasının, bilindik acılarına ve ağrılarına sımsıkı tutunmasının altında yatan en büyük sarsıcı gerçek de bu zaten özünde. Çünkü gerçekten iyileşmek demek, o gözlerin ta içine, hiç titremeden, arkana bakmadan ve saklanmadan uzun uzun bakabilmeyi gerektiriyor. Bir erkek yazarın, kadın ruhunun kimsesiz köşelerine bu kadar içeriden ve böylesine şefkatle bakabilmesi, hepimizin üzerine sinen eril düşünme kalıplarından sıyrılıp Saniye’nin sancısını bu denli sahici verebilmesi de yazarın ustalığı bana sorarsanız. Kitabın son sayfasını kapatıp bıraktığınızda, kekremsi bir tortu kalıyor içinizde epey bir süre. Saniye’nin yarım kalmışlığı, bir şeylere ve bir yerlere sürekli geç kalmışlık hissi gelip oturuyor göğsünüzün tam ortasına, nefesinizi kesiyor sanki. Ama yazarın da söylediği gibi, bu roman sadece oturup Saniye’nin trajik hâline dışarıdan acımak, onun için karşılıklı gözyaşı dökmek maksadıyla yazılmamış belli ki. İçimizdeki üstü kat kat örtülü, derinlere gizlenmiş, kimselere göstermediğimiz Saniyeleri bulup gün yüzüne çıkarmak ve karanlıkta sabırla bekleyen baykuşun gözlerine nihayet korkmadan, dimdik bakabilmek için kaleme alınmış yüzleşme satırları. Acı dile geldikçe, bir başkasının yarasına dokundukça genişliyor ve belki de ancak o zaman katlanılabilir oluyor. O karanlık, fırtınalı denizde boğulup kalmak da, çırpınarak ve yara bere içinde karşı kıyıya geçmek de tamamen bizim elimizde günün sonunda. Kim bilir, belki bir gün korktuğumuz cesareti toplayıp da karanlığın içine dikkatlice bakabilirsek, hepimizin o telaşlar arasında yitip giden, hep başkaları için harcaya harcaya tükettiği kendi kayıp zamanı baykuş gözlerinde saklıdır. Kitapla Kalın. ఌ
Zaman Kaybından Ölen Kadının HikayesiAli İpek · İletişim Yayınları · 202654 okunma
··
491 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Emeğinize sağlık.
Kübra Öznur ÇELİK
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim 🦋