Tanrılar Okulu , ilk bakışta mitolojik ya da fantastik bir anlatı gibi görünse de aslında çok daha sert bir sorunun etrafında döner:
İnsan, anlamı kendisi mi üretir yoksa ona öğretilen bir anlamı mı yaşar?
Bu eser, “tanrı” fikrini ters yüz eder. Tanrılar burada yüce, dokunulmaz varlıklar değil; eğitilen, şekillendirilen, hatta neredeyse “üretilen” varlıklardır. Bu da şu felsefi kırılmayı doğurur:
Eğer tanrı eğitilebiliyorsa, kutsal olan gerçekten kutsal mıdır?
Yoksa kutsallık, insanın kendi zihninde kurduğu bir kurgu mudur?
Kitap, aslında bir iktidar eleştirisi yapar. Çünkü “tanrıları eğiten” bir yapı varsa, bu yapı yalnızca tanrıları değil, insanın inançlarını, korkularını ve itaatini de yönetir. Yani mesele tanrılar değil; insanın neye ve neden inandığıdır.
Kapaktaki sahne de bunu simgeler:
İnsan figürleri düşer gibi, savrulur gibi, kontrolsüz bir hareket içindedir. Sanki bir güç tarafından yönlendiriliyorlar ama aynı zamanda kendi iradelerini kaybetmiş gibiler. Bu şu soruya götürür:
İnsan gerçekten özgür mü, yoksa inandığı şeylerin kuklası mı?
Eserin en derin tarafı ise şurada:
İnsan “tanrıyı” yaratırken aslında kendini yaratır. Ama sonra yarattığı şeye boyun eğer.
Bu da bir paradoks doğurur:
Yaratan, yarattığının kölesi olabilir mi?
Sonuç olarak kitap şunu söyler:
İnanç, çoğu zaman hakikatin değil, ihtiyacın ürünüdür.
İnsan anlam arar; bulamayınca üretir. Ürettiğine de “kutsal” der.