·779 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Nisan 2026 20:19 Öncelikle Bizde saf diye aklı ermeyene dendiği için, ana karakter saf olarak oturmadı kafamda... Romandaki kahramanımız prens mışkin saftan çok hayatın içinde sosyal deneyimler kazanamamış hayatın acemisi olan genç bir birey gibiydi benim için daha çok..
Yazar romanda , mışkinin İnsanlarla arasına sınır koymaması durumunu, kendini koruyamamasını ve sosyal beceri eksikliğini devamlı budalalık olarak ele almış. Kahramanla herkesin alay etmesine, budala demesine izin vermiş.. ve kahramanın hiçbir konu ve olayı büyütmeyerek tartışma çıkarmama durumunu, ahlaki bir tercih olarak, çatışmadan kaçınıyor gibi göstermiş.
yazar roman boyunca okuyucuyu devamlı sorgulamış… bu refleks eksikliği mi yoksa bilinçli bir pasiflik mi.. yüksek bir merhamet mi, yoksa işlevsiz bir uyumsuzluk mu?
en önemli çelişki ise, çok merhametli ve iyi biri gibi gösterilen mışkinin merhametinin eşit ve rastgele olmaması.. Nastasya Filippovna gibi yoğun ve trajik aynı zamanda zengin ve çok güzel figürlere yönelmesi onun seçici bir fedakârlık yaptığını, saflığın mutlak olmadığını, çünkü davranışlarının içinde yalnızca iyilik değil, aynı zamanda anlam arayışı, dramatik olana çekilme ve kurtarıcı rolünü yaşama eğilimi olduğunu da göstermiş. Kitapta merhamet bile duygusal çekim ve etkiyle şekillenmiş. Yazar devamlı bilinçli bir bulanıklık yaratmaya çalışmış .
Bazı konular varki insana atak geçirmelik.. sayfa sayısı çok olunca romanla da özdeşleşiyorsunuz tabi.. herkesin huzurunda sormak isterim.. bee heyy prens mışkin sen kimsin ki, birilerini bişeylerden kurtarabileceğini sanıyorsunnn.. ona iyi geleceğine inanıyorsunn.. sadece bir kadını kurtarabileceğine inanan sıradan bir insansınnn yani ve sanırım bana tek budalaca gelen fikri de buydu.. her ne kadar nastasya Filippovna’nın değişmemesi de istememekten çok kendini değiştirebileceğine inanamamakla ve değersiz görmekle ilgiliyse de, sorun irade eksikliği değil, içsel olarak kilitlenmiş bir kimliğin varlığı sonuçta.. öncelikle kendisi kendine inanmıyor.. zaten okuyunca görürsünüz.. 700 sayfalık kitapta da kadın açısından sıfır çaba..
mışkin hayali bir karakter gibi.. gerçeklikten uzak bir karakter .. gerçeğe aykırı.. idealize bir karakter.. insan devamlı rencide edildiği, yüzüne budala dendiği, düğün günü bırakıldığı, sorgulandığı ; yere, insana, çevreye niye giderki.. Ippolit Terentyev gibi karakterler iç çatışmaları, kendini anlatma çabası ve çelişkileriyle son derece gerçek hissedilirken, Mişkin daha çok “insan nasıl olmalı?” sorusunun somutlaştırılmış hâli gibi..
Başka bir konu, Kitap boyunca karakterler bulundukları çizgiden asla taşmıyor.. o kadar şey yaşamışsın ders al dimi.. yok almıyor.. klasik anlamda karakterlerde bir dönüşüm olmaması ve karakterlerin aynı döngüde kalması, yazarın insan neden değişemez sorusuna yanıt aradığı gösteriyor..
Sonuç olarak; Budala, mutlak iyiliği test eden ama bunu çelişkiler içinde yapan bir roman. iyilik mi zayıflıktır, merhamet mi seçicidir, insan değişebilir mi, bir başkası kurtarılabilir mi? Net cevaplar vermez; tam tersine, iyiliğin bile insanın içinde ne kadar kırılgan, seçici ve yoruma açık bir hâle geldiğini gösterir.
Alıntılarıyla, örnekleriyle, diğer roman ve şiirlerden bahsetmesiyle çok dolu , düşünsel ve beynimi yakan bir romandı tebrik ederim