93 Harbi'nin hangi koşullarda gerçekleştiğinin, harbin ve mağlubiyetin nedenlerinin, harp esnasında askerin ruhsal durumunun ve harple alakalı pek çok hadisenin detaylıca ele alındığı Başımıza Gelenler, adının hakkını verecek şekilde oldukça kapsamlı bir eserdir. Kitap “Giriş” bölümü dışında yirmi altı bölümden oluşmaktadır.
Ârif Bey, eserini kaleme alırken kimseyi kayırmadığını, olup biteni tüm açıklığıyla anlattığını; amacının, neşrettiği tarih ile kendisini dünyaya tanıtmak değil, torunlarına bir ibret vesikası bırakmak olduğunu belirtmektedir. Perde arkasında kalmış bazı hususların yok hükmüne geçmesine gönlü el vermediği için sahiplendiği bu işi, üzerine düşen önemli bir görev olarak görmektedir.
Ârif Bey, kimi zaman bir siyasetname hâline bürünen eserinde, subayların hangi özelliklerde olması gerektiğine dair bilgilendirme ve önerilerde bulunmuştur. Bu minvalde, milletimizin yüzlerce yıllık sorunu olan liyakat hususuna bolca yer ayırmak durumunda kalmıştır. Özellikle kitabın beşinci bölümünde, hainlere rütbe verildiğinden, kiminin başarılı olamayacağına inandıkları hâlde zorla kumandan yapıldığından, yüksek rütbelerdeki bazı subayların korkaklığından dert yanmaktadır. Görevden kaçmanın, ikiyüzlülüğün ve yalancılığın Ardahan’ın kaybında olduğu gibi zaman zaman başarısızlıklara neden olduğundan söz etmektedir. Öte yandan, mesela Kars müdafaasında ahalinin daha gayretkeş olduğunu da sevinçle anlatmaktadır.
Bazı paşaların inisiyatif alma konusuna da sınıfta kaldıkları dikkat çeken bir durumdur. 93 Harbi'nden on yıl evvel, Kütahyalı Âkif Bey gibi bazı gayretli subayların boş vakitlerde Rusya hududunu gezerek bir haritasını çıkarma teklifini, dönemin istihkâm komisyonu reisi Fosfor Mustafa Paşa, başa iş almak korkusuyla reddetmiştir. Devletinin ve Rusya’nın öfkesinden çekinerek fazladan gayretlere girilmesini doğru bulmamıştır. Dolayısıyla Rusya’nın bir hudut haritası dahi çıkarılamamıştır.
Buna mukâbil Ârif Bey, bir an bile düşünmeden canını feda eden çok değerli subayların varlığından da söz etmektedir. Türklerin kibirli zabitten nefret ettiğini, subayların yiğit ve sert olmakla birlikte biraz da güler yüzlü, tatlı sözlü, cömert mizaçlı, mütevazı ve hitabetinin iyi olması gerektiğini söylemektedir. (s. 520) “İslâm askeri düşmandan yüz çevirmez. Meğerki başında himmetli ve hamiyetli zâbiti olmaya…” (s. 216) diyen Ârif Bey; Türk askerinin, başlarında doğru dürüst yetiştirilmiş, himmetli, hamiyetli ve cesur subaylar olduğu durumda dünyanın birinci sınıf askerlerinden olduğunu eklemektedir. (s. 54)
Mehmed Ârif Bey, harpteki askerin ruh hâlini fevkalâde yansıtmaktadır. Özellikle savunma ve bozgun durumlarındaki acziyeti samimi olarak ifade etmeye çalışmakta, kendi korkularını da açıkça dile getirmektedir. Baskın korkusundan uykuya dahi dalamadığı günler olmuş, duyduğu çekirge seslerinin aslında mermi sesi olduğunu öğrendiğinde hayretler içerisinde kalmıştır. Askerlerin gülleye ilk defa tanık olduğu anlar ise hâl-i pürmelalimizi anlatmaktadır.
Zafer ve bozgun, sevinç ve acı, cesaret ve korkunun bir arada bulunduğu Başımıza Gelenler’in her cümlesi ders verici nitelikte olup, kitaptan sabırla ve sindirerek istifade edilmelidir. Kitabı tek cümleyle özetlemek istersek, satır aralarındaki şu sözler yeterli olacaktır: “Yiyecek, giyecek yokluğu, yetersiz silâh ve cephâne ile subayların bir kısmının ehliyetsizliği, bize bu savaşı kaybettirdi.” (s. 65)