Tarih ve politik açıdan beni devletin varlığını sorgulatan bir eser oldu. Tarih hakkında bilgi verirken aslında bugün hayatımızın her alanına sızan, ölçmeye ve kontrol etmeye çalışan bir sistemi görüyoruz. Öyle ki yastık altında ne kadar mücevherimiz (8 ton), ne kadar paramız olduğunu bile tahmin etmeye çalışan bir “kontrol manyağı” düzen geliyor. Düşünün sizin yatak odanızdaki paranızı sayacak kadar manyak bir sistem
Eser, tarım devrimini kutsallaştırmıyor. Bu noktada insan ister istemez soruyor: Medeniyet gerçekten ne demek? Sadece büyümek, çoğalmak ve kontrol edebilmek mi? Yoksa özgürlükten vazgeçmenin başka bir adı mı?
Osmanlı, konar-göçer Türk boylarıyla çok ciddi mücadele etmiştir. Bu durum kültürümüze de yansımış; anonim türkülerimizde, şiirlerimizde izlerini görürüz. Kimin düzeni, kimin refahı? Bir direniş türküsü:
Kalktı göç eyledi Avşar elleri,
Ağır ağır giden eller bizimdir.
Hakkımızda devlet etmiş fermanı,
Ferman padişahın, dağlar bizimdir.
Dadaloğlu’na ait olduğu iddia edilen şu dörtlük de aynı ruhu taşır:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Eken de yok biçen de yok
Yemede ortak Osmanlı
Osmanlı’nın konar-göçer toplulukları yerleşik hayata geçirme çabası, Scott’ın tezini tarihsel olarak doğrular nitelikte. Çünkü göçer topluluklar devletin vergi ve nüfus kontrolü mekanizmalarının dışında kalırken, yerleşik nüfus kolaylıkla kayıt altına alınabilir hale gelir. Belki de yıllarca övündüğümüz Çin Seddi bile sadece dışarıdan gelen akınlara karşı mıydı, yoksa içerideki nüfusu kontrol etmenin bir aracı mıydı?
James C. Scott tarıma geçişi daha çok bir zorunluluk ve kontrol mekanizması olarak görürken, Jared Diamond bunu insanlığın gelişimini mümkün kılan bir adım olarak değerlendirir. Yuval Noah Harari ise arada bir yerde durur; tarımı bir “aldatmaca” olarak görse de kaçınılmaz olduğunu kabul eder, daha çok kapitalist bir pencereden yaklaşır.
Ortak nokta şu: Yerleşik hayata, tarıma geçiş insanlık tarihini kökten değiştirmiştir. Ama bunun sonuçları kimimize göre ağır olmuştur. Artık insan eskisi kadar güçlü değil; daha cılız, daha kırılgan. Hastalıklar artmış. Yerleşik hayata geçen insan artık kontrol edilebilir ve sayılabilir hale gelmiştir. Saymak zaten sistemin işidir. Medeniyetleşmenin bedeli belki de tam olarak buydu.
Harari’ye göre ise tarımla birlikte yerleşik hayata geçilince, çiftçileri vergilendirmek ve borçlandırmak için matematik gelişti. Arkasından yazı, edebiyat, sanat geldi. Avcı-toplayıcıların böyle bir veri dünyası yoktu. Göçebeler zaten hafif olmak zorundaydı; ne veri taşıyacak ne de onu işleyecek düzenleri vardı.
Kitap sanki bir Sümer atasözü üzerine kurulmuş gibi:
“Başınızda bir kral olabilir, fakat korkmanız gereken kişi vergi tahsildarıdır.”
Ve şu anonim söz her şeyi özetliyor:
Köylülerin tarihini kentliler yazar.
Göçebelerin tarihini yerleşikler yazar.
Avcı-toplayıcıların tarihini çiftçiler,
Devletsiz insanların tarihini saray kâtipleri yazar.
Ve hepsini “barbarların tarihi” diye arşivlerler.
Özellikle 7. bölüm neredeyse tamamen “barbarlığa” bir övgü gibi. Ama burada dikkat: Yazar için barbar, yağmacı değil; devletsiz toplum demek. Yerleşik düzene göre daha özgür, hatta bazı dönemlerde daha mutlu olabildiklerini söylüyor. Baskın, yağma, sürekli hareket… Kimine göre romantik bir macera, kimine göre düzensizlik.
Yazar ısrarla yerleşik hayata ve tarıma geçişin insanlara zorunlu kılındığını vurguluyor. Ben burada tam katılmıyorum. Elbette yerleşik hayata geçmenin doğal sonuçları olacaktı. Kontrol de bunlardan biriydi. Ama bu sürecin tamamen zorla gerçekleştiğini düşünmüyorum.
Sevgiyle Kalın