Puan vermedi·176 syf.··
Beğendi
·
2026 59. kitabı
Leylek Halife dediğimizde aklımıza hemen o bildiğimiz Doğu masalı geliyor hani; halifenin bir büyüyle leyleğe dönüştüğü o hikâye... Ama bu kitapta kıyıya vurduğumuzda bizi bir mucize değil daha çok içimize doğru genişleyen bir karanlık karşılıyor. Masallarda dönüşümler geçicidir, biliriz ki bir yolu bulunur ve eve dönülür. Ama burada, Elemer Tabory’nin hikâyesinde işler hiç de öyle ilerlemiyor. Elemer, gündüzün saygın hayatıyla gecenin o bambaşka, tekinsiz yüzü arasında mekik dokurken aslında tek bir hayat yaşamayıp kendi zihninin içinde çoğaldıkça çoğalıyor. Bir yerden sonra hangisi rüya hangisi gerçek biz de onunla birlikte karıştırmaya başlıyoruz. Gerçek ve rüya arasındaki sınırın flulaşmasını sadece edebi bir oyun olarak değil insanın kendi üzerindeki kontrolünü kaybettiği dünyaya bir gönderme olarak okuyoruz. "Hakikat" dediğimiz şeyin nasıl elimizden kayıp gittiğine tanıklık ediyoruz bir yerde. İşin içine o bastırdığımız duyguları, kendimizden bile sakladığımız karanlık köşeleri katınca Elemer’in yaşadığı bu bölünmeyi çok tanıdık karşılıyoruz. Böyle olunca da metin dönüşümü bir “olay” gibi anlatmak yerine bir "hâl" olarak önümüze koyuyor. Değişimin öyle bir anda olmadığını; aksine fark ettirmeden, kendimizden yavaş yavaş uzaklaşarak gerçekleştiğini yüzümüze çarpıyor. Görmezden geldiğimiz her ne varsa bir köşede pusuda bekliyor ve zamanı gelince Elemer’in hayatında olduğu gibi en beklenmedik yerden çıkıveriyor. Yüz yıl önce yazılmış bu kitabın bugün hâlâ taptaze durmasının sebebi de bu galiba. Bizler hâlâ tek bir hayatın içine dünyaları sığdırmaya çalışıyoruz, bazen aynaya baktığımızda gördüğümüz kişinin gerçekten "biz" olup olmadığından emin olamıyoruz. Şimdi o eski masalı tekrar düşününce sormadan edemiyorum: İnsan kendinden bu kadar uzaklaştıktan sonra geri dönebilse bile, gerçekten döndüğü kişi aynı kişi midir?
Leylek HalifeMihâil Babits · Livera Yayınları · 202458 okunma
·
58 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.