Gönderi

Türkler, bir millet olarak propaganda sanatından neredeyse
Gülünç denebilecek ölçüde bihaberdirler. Türkler, batılı zihinlerde kendilerine karşı varolan önyargının farkında olup, bunun üstesinden gelme ihtimalinden neredeyse ümitlerini kesmiş durumdadırlar. Bu karamsarlık kısmen cesaret kırıcı tecrübelerden ve kısmense -Türklerin, sahip oldukları Orta­ doğu medeniyetini bariz bir şekilde muhafaza etmelerinden ötü­rü- gururdan kaynaklanmaktadır. Bir batılı, bir Türk ile karşılaştığında, -bu Türk ister vasıfsız bir köylü, isterse batı tarzı eğitim görmüş bir doktor, bir memur ya da bir subay olsun- kendini, gelenekleri, standartları, adetleri ve kendisine ait ruhu olan bir bireyle temasa geçmiş du­rumda bulur. Onunla olan sosyal ilişkileri dolambaçsız ve tümüy­le ilgi doludur. Yaşayan bir insan varlığı ile ilişki kurmanın bütün cazibe ve canlılığını taşısa da, sıklıkla ardından gelen, ahlaki ta­ahhütlerin asgarisine sahip bulunmaktadır. Batılı seyyah, canlı Türkünden, bir roman veya oyunun hayali şahıslarından veya ölmüş bir medeniyetin hayaletlerinden alınan aynı estetik zevki alır. Türkler 'kendi kendine yardım' di­siplininden çok daha fazlasına sahiptirler. Hilafet müessesesinin emanetçileri ve hatta Ortadoğu dünyasında ayakta kalan yegâne yarı-bağımsız büyük güç olarak, Ortadoğu toplumunun diğer mensupları tarafından saygı ve hayranlıkla karşılanmış ve üze­rindeki hiç de mütevazı sayılmayacak yüke ilâve olarak bir de onlara ait sıkıntıların bir kısmını üstlenmek zorunda kalmıştır.
Sayfa 490 - Yeditepe Yayınevi·Kitabı okudu
Tarih
·
732 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Yahya Saygan
Gönderi Sahibi
Batı, Türkiye ile ilişkilerinde esef verici bir şekilde sadece cömertlikten uzak bir tavır sergilemekle kalmamış bir de vicdansızca davranmıştır. Bu durum, tıpkı Yu­nanlıların 1821'de yaptıkları gibi, Türk halkının 1908 yılı ve son­rasında zincirlerinden kurtulmaya kalkışması karşısında Batı'nın sergilediği yaklaşımda ikna edici bir şekilde kendini göstermek­tedir. Bu durumdan hemen her batılı devlet bencilce bir avantaj sağlamaya çalışmıştır. Avusturya, Bosna-Hersek'in işgalini resmi ilhak ilânıyla tamamlamış ve eş-zamanlı olarak Bulgaristan'ı Osmanlı hükümranlığını terk etmeye teşvik etmiştir. Her iki hareket de herhangi bir provokasyon olmaksızın ve Berlin antlaşması ihlâl edilerek gerçekleştirilmiştir. İtalya, dikkatli bir şekilde hazır­ landıktan sonra, uzaklardaki Osmanlı vilâyetleri olan Trablus ve Bingazi'yi hayasızca işgal etmiş ve bu vesileyle Yakındoğulu komşularına Türkiye'nin üzerine çullanarak, Rumeli'de geriye kalan tüm topraklarını elinden almak için uzun zamandır ara­ makta oldukları fırsatı vermiştir. Büyük Britanya, takdir edilecek bir şekilde o an için Mısır'daki status quo'yu değiştirmeye teşeb­ büs etmese de, -eğer tümüyle hasmane diyemeyeceksek- hakir gören bir tavır takınmış, en azından (Türklerin bakış açısından aynı görüntüyü verecek şekilde) İstanbul'daki temsilcilerinin böy­le bir tutum içine girmesine müsaade etmiştir. Almanya, binbir hile ve desise ile, Türkiye'yi kendi tasarılarına köle gibi itaat ede­cek bir hale getirmek ve -sonradan anlaşıldığı üzere- sonu felâket­ le bitecek başarısızlıklarının bir parçası kılmak için kara gün dos­tu rolüne soyunmuştur. Sadece Fransa'nın, 1908 İhtilâli ile Av­rupa Savaşı arasında geçen yıllar esnasında Türklerin gözünde kendini bir şekilde nefret edilir hale getirmediğine dair bir iddia­ da bulunabileceği göze çarpmaktadır. Büyük Britanya'da genel­ likle göz ardı edilen bu husus son zamanlarda Türk-Fransız ilişki­ lerinde yaşanan karşılıklı dostluk havasını açıklamaya kadar uzanabilmektedir. Biz, Türkleri umutsuz bırakıp, çılgına çevirmek suretiyle onlara en büyük zararı vermişizdir. Şüpheciliğimiz son derece derin ve hor görmemiz alabildiğine hiddetlidir, bu yüzden onlar da sadece davranışları ile bunları değiştirmenin mümkün olabileceğini artık akıllarına getirmiyor gibi görünmektedirler. s.493