Gülünç denebilecek ölçüde bihaberdirler.
Türkler, batılı zihinlerde kendilerine karşı varolan önyargının farkında olup, bunun üstesinden gelme ihtimalinden neredeyse ümitlerini kesmiş durumdadırlar.
Bu karamsarlık kısmen cesaret kırıcı tecrübelerden ve kısmense -Türklerin, sahip oldukları Orta doğu medeniyetini bariz bir şekilde muhafaza etmelerinden ötürü- gururdan kaynaklanmaktadır.
Bir batılı, bir Türk ile karşılaştığında, -bu Türk ister vasıfsız bir köylü, isterse batı tarzı eğitim görmüş bir doktor, bir memur ya da bir subay olsun- kendini, gelenekleri, standartları, adetleri ve kendisine ait ruhu olan bir bireyle temasa geçmiş durumda bulur.
Onunla olan sosyal ilişkileri dolambaçsız ve tümüyle ilgi doludur.
Yaşayan bir insan varlığı ile ilişki kurmanın bütün cazibe ve canlılığını taşısa da, sıklıkla ardından gelen, ahlaki taahhütlerin asgarisine sahip bulunmaktadır.
Batılı seyyah, canlı Türkünden, bir roman veya oyunun hayali şahıslarından veya ölmüş bir medeniyetin hayaletlerinden alınan aynı estetik zevki alır.
Türkler 'kendi kendine yardım' disiplininden çok daha fazlasına sahiptirler.
Hilafet müessesesinin emanetçileri ve hatta Ortadoğu dünyasında ayakta kalan yegâne yarı-bağımsız büyük güç olarak, Ortadoğu toplumunun diğer mensupları tarafından saygı ve hayranlıkla karşılanmış ve üzerindeki hiç de mütevazı sayılmayacak yüke ilâve olarak bir de onlara ait sıkıntıların bir kısmını üstlenmek zorunda kalmıştır.