Bir adam öldürdüler ve aralarında tartıştılar. (Kuran, Bakara 72)
Körle gören bir olmaz. (Kuran, Fâtır 19)
Doğuda da Batı’da da Allah’ındır. (Kuran, Bakara 115)
Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı’ya bu üç epigrafla başlarken aslında romanın dolaşacağı düşünsel alanı daha en baştan açıyor. Görmek, hakikat, bireysellik, tanrısallık, temsil ve inanç… Bir adam öldürülüyor, bir nakkaş; hatta roman, bu ölünün konuşmasıyla açılıyor. Ve katili ararken de zaten bu meseleleri tartışıyoruz.
Üslubu tartışan bir romanın yazarı olmak Pamuk’a yakışıyor. Pamuk bu tartışmayı, ana meselelerinden biri olan Doğu-Batı; yani Doğu’nun ve Batı’nın temsil ettiği anlayışlar, inançlar, biçimler üzerinden; bu kez minyatür sanatıyla Batı resim sanatı üzerinden yapıyor. Bir tarafta bireysel bakışın, imzanın, perspektifin anlam kazandığı bir anlayış; diğer tarafta kişisel olanın geri çekildiği, bakışın gökten olduğu, her şeyi bilen bir başka yaklaşım. Tanrısallık ve bireysellik… Kimin gördüğü, kimin nasıl gördüğü, kimin nasıl temsil ettiği, kimin anlattığı…
Ve anlatılan bu romanın biçimi… Ana temayla biçimin oyununu ben çok, çok sevdim. Kurduğu üstkurmacalarla tartıştığı konulara dair ayrıca cevaplar da vermesi, hatta cevapları çoğaltması (ya da çoğaltıyormuş gibi yapması diyeyim; çünkü kesin cevaplar yok) benim çok hoşuma gitti. Çok başarılı. Çoklu anlatıcı var, tabii onu da unutmayayım. Çok, çok… 21 anlatıcı. Nakkaşların adını da yazayım buraya—unutmayayım, notları sadece sana tutmuyorum Can-Leylek, Kelebek, Zeytin, Zarif… Şeküre, Şevket, Orhan (ki bunlar Pamuk ailesine bir gönderme), Enişte Efendi var. Kara var, başkarakterimiz. Daha kimler kimler…
Zengin ve oldukça iyi. Herkese hitap eder, su gibi akar her okur için diyemem. Ben okumuştum gençken ama şimdi daha çok severek okudum. Erken dönemde de önermeyeceğim bu yüzden. Zamanı geldiğinde diyelim.