Javier Marías’ın ustalık dolu kaleminden süzülen Karasevdalılar, okuru sadece bir hikâyeye değil, insan ruhunun o puslu ve tekinsiz koridorlarına davet ediyor. Bu metni, romanın hissettirdiği o yoğun melankoliyi ve felsefi derinliği daha fazla vurgulayacak şekilde, adeta bir iç döküş gibi yeniden . Javier Marías ile tanışmamı sağlayan Karasevdalılar, zihnimde sadece bir kitap olarak kalmadı; içimde yankısı dinmeyen sessiz bir çığlığa dönüştü. Ölümün soğukluğu, yaşamın telâşı ve kayıpların o ağır gölgesi, romanın satır aralarına öyle bir ustalıkla sızmış ki; okurken kendimi bir olay örgüsünün içinde değil, bizzat kendi vicdanımın ve düşüncelerimin labirentinde yürürken buldum.
Romanın merkezindeki Maria Dolz için, her sabah kafede izlediği Miguel ve Luisa çifti sadece bir "manzara" değil. Onlar, Maria’nın kendi sıradan ve belki de renksiz hayatında tutunduğu bir masal, bir sığınak. Onları "kusursuz" olarak nitelendirmesi, aslında hepimizin içindeki o evrensel açlığın bir yansıması...Eksik yanlarımızı, başkalarının tam görünen hayatlarıyla yamama çabası.Ancak Marías, o meşhur gözlem gücüyle bize şunu hatırlatıyor: En pürüzsüz görünen yüzeylerin altında bile derin çatlaklar, karanlık sırlar ve açıklanamaz boşluklar vardır.
Yazarın "karasevdalılar" dediği karakterler, sadece kavuşamayan aşıklar değil; kendi duygularının mahkûmu olmuş, tutkularının karanlığında yolunu kaybetmiş ruhlar.
&Maria’nın Javier’e duyduğu o çaresiz hayranlık,
&Javier’in Luisa’ya olan ve sınırları zorlayan bağlılığı…
Her biri, sevginin sadece yaşatmak değil, bazen nasıl yok edici bir güce dönüşebileceğinin kanıtı. Maria, hikâyeyi bize anlatan kişi olsa da aslında bir hayalet gibi; olayların merkezinde değil, hep kıyısında. İzliyor, hissediyor ama kaderin akışını değiştiremiyor. Bu pasiflik, okuru "Ben olsam ne yapardım?" sorusuyla baş başa bırakan o rahatsız edici empatiyi besliyor.
Karasevdalılar, bildiğimiz anlamda aksiyon dolu bir roman değil; aksine, devasa ve derin bir iç monolog. Olayları Maria’nın zihninden süzüldüğü kadarıyla, onun şüpheleri ve sanrılarıyla görüyoruz. Marías, "gerçek" dediğimiz şeyin aslında ne kadar kaygan bir zemin olduğunu gösteriyor bize. Yer yer Maria’nın zihninde kurduğu senaryolarla gerçekler birbirine karışıyor, anlatı daha da bulanıklaşıyor.Romanın o tekinsiz atmosferinde gerçek ile hayal, birbirine karışan iki mürekkep damlası gibi iç içe geçiyor. Marías, Maria Dolz’un zihnini öyle bir ustalıkla inşa ediyor ki, bir noktadan sonra okuduğumuz şeyin somut bir hakikat mi yoksa Maria’nın kendi içsel boşluklarını doldurmak için kurduğu bir oyun mu olduğunu ayırt edemez hale geliyoruz.
"Hayatın en büyük trajedisi ölüm değil, ölenin ardından kalanların o ölümü nasıl anlamlandırdığıdır."
Bu kitap, kapağını kapattığınız an bitmiyor. Aksine, Marías’ın attığı o felsefi tohumlar asıl o zaman yeşermeye başlıyor. Karasevdalılar, bir oturuşta okunup geçilecek bir hikâye değil; sindirile sindirile, üzerine düşünülerek ve belki de biraz can yanmasıyla hissedilecek bir yapıt. Eğer siz de sevginin karanlık yüzüyle tanışmaya, sadakat ile ihanetin o ince çizgisinde yürümeye hazırsanız, bu kapıdan içeri girmelisiniz. Ama uyarayım; o kapıdan çıktıktan sonra hiçbir şey eskisi kadar net görünmeyecek.
"İşte hepimiz ölüme mahkum fanileriz. Aslında hiçbir şeye değmez. Ne yaparsak yapalım, tek yaptığımız aslında beklemekten ibaret.İzinli ölüleriz biz,birinin söylediği gibi."s.41
"Ve böylece er ya da geç kederli insan bir başına kalır..."s56
"...Çünkü her şeyin bir sonu vardır ve isterse yüz yıl sürsün,sona erdiği erdiğinde yeterli gelmez."s.73
"İnsanın öngörebileceği şeyler zannedenildikleridir..."s.82
"Ölüler güçlerini sadece hayatta kalanlardan alır ve şayet onlar da bu gücü ölülerin elinden alırsa...."s.233
Javier Marias