Toplumun kuralları, sınıf sistemi ve katı ahlak anlayışı insanların gerçek mutluluğunu ve potansiyelini yok edebilir. Hardy’nin Jude'u bu tezin kanıtıdır. Yetim ve öksüz büyüyen, akademiye girme arzusuyla çok okuyan Jude, yoksul olduğu ve aklı odağından kaydığı için bir taş ustası olarak hayatını idame ettiriyor. Büyük teyzesinin söylediği üzere ailenin geçmişinde yapılan hiçbir evlilik mutluluk getirmediği için Jude'un da bu taraftan uzak durması gerekirken kandırıldığı ve hayallerinden kat be kat uzaklaşacağı başarısız bir evlilik yaşıyor. Arabella, akla gelebilecek her kurnazlığı yapan tehlikeli bir kadın. Ama nihayetinde Jude kendi yoluna gitmeyi başarıyor, daha iyi mi yoksa daha kötü mü olduğu tartışılır.
Akademisyen olma arzusundan tamamen uzaklaşan Jude, bu kez de kuzeni Sue'nun çekimine kapılıyor. Viktorya dönemi olmak üzere hala da hoş karşılanmayan bu ilişkinin savunduğu iki hayat çöküşü de beraberinde getiriyor. Jude'un en başta okumaya olan aşkı ile bu yönde kendisini geliştiren bir adam olmasını çok isterdim, hayatı boyunca bedeni ve ruhu arasında sıkıştı, arzuları ağır basarken kendisini nasıl bir yıkımın içerisine sürüklediğinden bihaber hoyratça yaşadı. Öte yandan Sue, okurun karşısına ilk çıktığında daha feminen, güçlü ve aklı başında bir genç kadın izlenimi vermişti ama hemcinsine, evliliğe dair görüşleri ve herkesi felakete sürükleyen ana unsur olmasından ötürü en kızgın olduğum karakter. Hardy’nin romanlarında sürekli görülen “kader insanın hayatını nasıl kırar?” teması var. Hatta bazı eleştirmenler onu edebiyatın en acımasız kader yazarı olarak tanımlıyor. İçimi yakan bir olay vardı ki romanda en üzüldüğüm yerdi. Dönemini başarılı yansıtan, yazardan okuduğum beşinci roman Adsız Sansız Bir Jude.