Bazı kitaplar vardır, hikayesiyle sürükler. Bazıları karakterleriyle etkiler. Ama bazıları da insanın içine dokunur, rahatsız eder, düşündürür. Zorba benim için kesinlikle üçüncü kategoriye giriyor.
Nikos Kazancakis bu romanda yüzeyde çok basit bir hikaye anlatıyor; Girit’te bir maden işletmeye çalışan patron ve onunla yolu kesişen Zorba. Ama aslında kitap, olaylardan çok iki farklı yaşam biçiminin çarpışması üzerine kurulu. Zorba karakteri ilk bakışta insanı etkiliyor. Hayatı ciddiye almayan, anı yaşayan, özgür bir adam. Patron ise tam tersi, düşünen, sorgulayan, biraz da kendini geri çeken biri. Bu iki karakterin arasındaki fark, kitabın en güçlü tarafı.
Ama açık söylemek gerekirse, Zorba yı sevmenin de bir sınırı var, en azından bana hissettirdiği bu. Özellikle kadınlara yaklaşımı. Burada gerçekten ciddi bir problem var. Kadınları aşağılayan, onları neredeyse sadece cinsel bir obje olarak gören bir bakış açısı var ve bu durum okurken rahatsız etmekle kalmıyor, yer yer sinirlendiriyor. Hatta bazı bölümlerde “bu kadar da olmaz” dedirtiyor. Özellikle dul kadınlara karşı takındığı tavır, neredeyse bir takıntı gibi. Bu kısımlar benim için kitabın en zayıf ve en itici tarafıydı.
Bunu sadece “dönem böyleydi” diye geçiştirmek de bana çok ikna edici gelmiyor. Evet, dönemsel bir etkisi var ama bu, okur olarak rahatsız olmamayı gerektirmiyor. Aksine, bu rahatsızlık kitabın en gerçek temas noktalarından biri. Din konusuna geldiğimizde de benzer bir durum var. Zorba’nın dine yaklaşımı oldukça alaycı, yer yer sert ve küçümseyici. Ama burada, kadınlara yaklaşımındaki gibi tek boyutlu bir rahatsızlık hissetmedim. Daha çok, sorgulayan ama aynı zamanda öfke barındıran bir tavır gibi geldi. Yine de herkesin rahat okuyabileceği bir ton değil.
Kitabın ilginç tarafı şu, yazar Zorba’yı ne