524 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Merhaba sevgili kitapseverler!

İşlerimin yoğunluğundan kaynaklı çok seri bir şekilde kitap okuyamadığımı ama okumak istediğim türlerde de ne derece seçici olduğumu az çok hepiniz biliyorsunuz. Bende grubumuz ve internet üzerinden İskender Pala kitaplarının paylaşım ve alıntılarını görüyor, doğrusu merak etmiyor değildim. Özellikle son günlerde çok dikkatimi çeken “Abum Rabum” eserini 14 Şubat sevgililer gününde bir kitabevinde elime aldım ve eşimin de bu yazarın kalemini sevdiğini bildiğim için ona hediye etmek istedim. Aslına bakacak olursanız, ne kadar merak etsem de öncelik eşimde olduğu için kitaba çok ağırlık vermedim. Ta ki eşim okuyup bana, “Bu tam senlik, muhakkak okumalısın.” demesiyle daha da çok ilgi alanıma girdi. O sırada devam etmekte olduğum Vatikan adlı kitabı bitirdiğim akşam bu güzel eseri elime aldım ve arka kapağı okuduktan sonra bir iki satır okumak için kitabın ön kapağını açtım. Açmaz olaydım! O gecenin sabahını nasıl ettiğimi ben bile hatırlamıyorum ve en son yaptığım şey sabah 07:15’te 150. nci sayfa da kitabın kapağını kapatarak iş yerime geçmekti. Ve işte size beğeneceğiniz bir hikâye daha! Huzurlarınızda Abum Rabum…

Ben, çok seri okuyamam, bir kitabı okumaya başladığımda bazen araya giren işlerden dolayı konuyu unuttuğum ve hızlı özet geçtiğim bile oluyor. Daha da uzarsa kitaptan uzaklaşıyorum ve araya bambaşka şeyler girebiliyor.

Abum Rabum kitabına başlarken hiç tereddüt etmedim! Zira güzel ve kaliteli okuyan birisinden muhakkak okumam gerektiği bilgisini almış olmanın rahatlığı içerisindeydim. Şaşırtıcı bir dille ifade etmem gerekirse, kitapta geçen tarihi olaylar, yerler, konular, eserler ve karakterler sizi büyüleyici bir hikâyenin girdabına çekip bırakıyor. Yazarın kaleminin sizi adeta bir ders niteliğinde bilgilere donatması ve olayların akışını kaleme alması, kitabın nasıl bittiğini bile anlamamanıza sebep oluyor. Bu güzel eseri okuyup bitirdiğinizde, birçoğunuzun neden bu kadar çabuk bitti diye üzüleceğine de adım gibi eminim. Aslında anlatmak istediğim o kadar çok tarihi mekan, obje ve detay var ki ama bunları burada alenen yazıp, belkide okumak isteyen siz değerli okurlara açık vermek istemem. Heyecan dorukta kalsın yeter. :)

"Kitap mı?"
"Evet, biz gelelim kitaba değil mi!.. Yaratan ilahi kuvvet tarafından Hz. İbrahim'e ayetler vahiy edilmiş, indirilmişti. Sümerologlar ve tarihi araştırmacılar tarafından bunların Sümerler döneminde tabletlere yazılı olarak muhafaza edildiği düşünülmektedir. Bölgede yapılan tüm arkeolojik kazı çalışmalarında ve Sümerlere ait kazılarda çıkarılan pek çok tablette Hz. İbrahim’in dinine ait işaretleri görmek pek mümkündür. Vakti zamanında Akatların 'Abum Rabum' diye dillendirdikleri 'Yüce Baba'nın Hz. İbrahim'in kendisinden başkası olma ihtimali yoktur."..

KİTABIN KONUSU
Japonya’da bir üniversitede işlenen cinayet sonrasında medeniyetin beşiği olarak bilinen, Mezopotamya'nın tarihi topraklarında başlayan, Hz. İbrahim'in hikâyesini anlatmaktadır. Üç kutsal dinin (Hristiyanlık, Yahudilik, Müslümanlık) ortak noktada gördükleri bir Peygamber, üç ülkenin (CIA, MİT, MOSSAD) istihbarat örgütlerinin müdahil oldukları olaylar ve zamana karşı amansız bir koşuşturmaca. Halkının onuru, gururu için intikam ateşi ile yanıp tutuşan bir Japon Polis memuru. Herkes ama herkes Hz. ibrahim'in kutsal hazinesinin peşindedir, bu amaç uğurunda kullanılan dinler, kişiler ve yağmalanan tarihi eserler, dünyanın dört bir tarafına kaçırılan tarihi eserler ve el yazması kitaplar.

Japonya'dan başlayan olaylar zinciri İstanbul'a, oradan Urfa'ya ve tarihte Nemrut'un izlediği yollar üzerinden Adıyaman'a kadar varan bir hikâye. Ve bu süreç içerisinde anladığımız en önemli şeyin; Orta Asya topraklarının gerek medeniyet, gerek zenginlik açısından ne kadar da kıymetli olduğudur.

Bir okuyucu olarak ele aldığınız kitabı polisiye roman olarak okumaya başladıktan sonra, belki de bilmediğiniz birçok konuda bilgi sahibi oluyor ve gerçekten bölge üzerinde bir asırdır dönen dolaplar karşısında belki de şoke oluyorsunuz. Yazar bu kitabında halk tabirinde de dendiği gibi, öyle kulaktan dolma bilgiler ile değil, üç büyük kutsal kitaptan faydalanarak kaleme almış Hz. İbrahim'i.

Hz. İbrahim'in miras bıraktığı hazinenin peşine düşen ve onu elde etmek isteyen güçleri okurken acaba "kim kazanacak?", kim bulacak ya da daha önce kutsal hazineye erişecek diye defalarca soruyorsunuz kendinize.

Japonya’da bir asistan olarak görev yapan Keiko, mezuniyet gününün de yapacağı bir konuşma öncesinde kaldığı odasında, vücuduna defalarca saplanan bir hançer yüzünden ölü olarak bulunur. Kendisini bilime ve tarihe adamış olan Keiko'nun bilgisayarında bulunan dosyalar "Ertuğrul'un Babayanı" olarak kaydedilmiştir ve Keiko'nun cep telefonuna gelen bir kısa mesajla rota İstanbul'a çevrilir, olası cinayet zanlısı olan yakın arkadaşının da İstanbul'a gittiği bilgisine ulaşılmıştır.
Bu trajik cinayet vakasından sonra Japon polisi İstanbul’un yolunu tutar. Bu zaman zarfında Zara, İstanbul Arkeoloji müzesinde bulunan Sümer tabletlerinin peşindedir. Bilimsel ve tarihi araştırmalar adı altında aylardır sürdürdüğü gizli görevindeki amacı Sümerlere ait tarihi dönemi araştırmak gibi görünse de, yaptığı son görevinde yaşanan aksiliklerden dolayı çok geçmeden yakalanır. Müzedeki tarihi araştırma/incelemesi esnasında tabletlere vermiş olduğu yüzeysel tahribat ile suçlanmaktadır. Zelot Zara'nın Sümerolog Selim hocamız ile karşılaşması ve Mit ile Türk polisinin gelişen olaylara dahil olması, bir de aralarına yeni katılan şu Japon polis. Hangisi CIA için çalışıyor? MOSSAD'ın tüm bu olaylar ile ilgili rolü nedir? ZELOT'ların acımasız bir şekilde korudukları sırlarının kurbanı kim? Bu kutsal hazine bulunana dek daha kaç masumun ya da ajanın hayatı son bulacak? Tüm cevap isteyen bu soruların yanıtı kitap da saklı.

Kitabın en etkileyici karakteri Selim hoca ve Zara’dır. Sümerolog Selim hocamızın Zara'ya güvenmek istemesi ve Zara'nın Selim hocaya güven vermek adına olan mücadelesi gözlemleyeceğiz. Diğer tüm karakterlerin ise üzerlerine atfedilmiş olan görevi layıkıyla yerine getirdiğidir. İskender Pala’nın burada rol dağılımını çok iyi tayin ettiğini ifade edebilirim.

"Nemrut gördü ki mabut tuttukları putlar parça parça olmuş, yere düşmüşler. 'Bunu kim etti' diye sordu. Dediler: 'Tareh'in oğlu İbrahim, daima putlarımızı kötülerdi, o etmiştir.' Onlara şu emri verdi: 'Tez onu muhakkak yakalayıp bana getirin; ben onu elbette öldüreceğim.' İbrahim'i bulup getirdikleri zaman Nemrut şöyle dedi: 'Ya İbrahim, bizim putlarımıza sen mi bu hakareti ettin?' İbrahim şu cevabı verdi: 'Gece gündüz mabut diye taptığınız büyük puttan sual et; o size söylesin, eğer söyleyebilirse!' Nemrut şöyle dedi; Ya İbrahim, bilmez misin putlar nutuk edip söyleyemezler.' İbrahim şöyle dedi: 'Ey Nemrut; madem putlar cevap veremezler; sonra ey zalimler, bunları elinizle yapıp yine onlara tapar, yardım istersiniz, ne kadar ahmak bir kavim olmuşsunuz!'....

ARKA KAPAKTAN
Karısı Saray, Avram’a çocuk verememişti. Saray’ın Hacer adında Mısırlı bir cariyesi vardı. Saray Avram’a, (…) “Lütfen cariyemle yat, belki bu yolla bir çocuk sahibi olabilirim” dedi. Avram Saray’ın sözünü dinledi. (…) Rabb’ın meleği (hamile kalan Hacer’e) (…) “Bir oğlun olacak, adını İsmail koyacaksın. (…) Herkes ona karşı çıkacak, kardeşleri onunla hep çekişme içinde yaşayacak” dedi (Tevrat, Tekvin, Bâb 16).

İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu vardır. (…) Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur; bu Hacer’dir. Oysa göksel Yeruşelim özgürdür, annemiz odur.(…) İşte böyle kardeşler, bizler cariyenin değil, özgür kadının (Sara’nın) çocuklarıyız (İncil, Galatyalılar 4/21-31).

Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu… İnsanlığın beşiği ve Hz. İbrahim’in ayak izlerini taşıyan yurtlar… Ve Müslümanlar üzerinden süregiden savaşlar… Bir bakıma Hz. İbrahim’in mirası peşindeki evlatlarının amansız mücadelesi… Ortadoğu’da yalnızca fikirler, inanışlar, canlar değil, tarih de bir katliamın pençesinde. Artık hakikati görenler, Irak ve Suriye’de birinin kanı toprağa akarken uzaklarda kanı bitlenen birilerini, burada bir kurşun namludan fırladığında meçhul ülkelerde kabaran cüzdanları, burada annelerin ağıtları gözyaşlarına karışırken bir yerlere gizlice kaçırılan tarihi mirası fark edebiliyorlar. Oynanan oyuna insanlığın geçmişiyle hesaplaşması deniyor ama hakikatte geleceğini belirleme potansiyeline sahip.

Elinizdeki kitabı yalnızca Roma, Kudüs ve İstanbul ekseninde bir casusluk romanı olarak değil, aynı zamanda. Mezopotamya’nın sosyal, siyasi ve sanatsal tarihi gibi de okuyacaksınız. İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden nefes nefese bir polisiye...

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~