Daniel Keyes'in kaleminden dökülen bu sarsıcı eser, zekanın bir lütuf mu yoksa insanı kendi türünden koparan trajik bir yalnızlık duvarı mı olduğunu Charlie Gordon'ın devinimleri üzerinden sorgulayan derin bir psikolojik inceleme.
Başlangıçta düşük IQ ile yaşayan Charlie, çevresindeki herkesi sevgi dolu kendisini de mutlu bir birey olarak tanımlarken, aslında dünyanın acımasız gerçekliğinden bihaberdir. Geçirdiği deneysel operasyon ve ardından gelen logaritmik zihinsel gelişim süreci, onun sadece imlasını ve kelime dağarcığını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda bilincinin kapalı perdelerini de sertçe aralıyor.
Yazım hatalarının bir gecede düzelmesi, sadece dilbilgisel bir başarı değil, Charlie’nin zihnindeki hız sınırının kalktığının ilk işareti. Bu ani düzelme mucizevi görünse de aslında Charlie’nin duygusal gelişiminin yetişemeyeceği kadar hızlı bir entelektüel patlamanın habercisi aslında. Bilgi, Charlie’ye bir nehir gibi değil, bir barajın patlaması gibi gelir. Artık sadece öğrenen biri değil, öğrenmenin doğasını sorgulayan, dünyayı diller, formüller ve felsefeler üzerinden yeniden inşa eden bir dahiye dönüşür.
Charlie zekileştikçe, eskiden kendisine gülen iş arkadaşlarının aslında onu aşağıladığını, dahi sandığı doktorların ise kendi hırsları ve yetersizlikleri arasında sıkışmış sıradan insanlar olduğunu fark eder. Bu farkındalık, onun çocuksu saflığını da yok ederek yerine bilginin soğuk ve keskin yalnızlığını bırakıyor. Eskiden tanrı gibi gördüğü bu adamların, aslında kendi korkularıyla boğuşan, Charlie’yi bir insan olarak değil bir "başarı simgesi" olarak gören figürler olduğunu anlaması, onu derin bir nefret ve ardından gelen bir yabancılaşmaya sürükler.
(...) Bu kişiler, bilgilerinin sığlığı belli olmasın diye yanımdan kaçmak için hep bir bahane yarattılar. Şimdi herkes bana ne kadar farklı görünüyor. Meğer profesörlerin entelektüel birer dev olduklarını düşünmekle ne kadar aptalmışım.
Bu süreçte karakterlerle olan ilişkileri, Charlie'nin içsel çatışmalarının en somut aynası haline geliyor. Dr. Strauss, Charlie'yi daha insani bir yerden anlamaya çalışan ve onun psikolojik derinliğini önemseyen bir figür olarak dururken; Profesör Nemur, onu yalnızca kendi akademik başarısının bir basamağı, adeta bir laboratuvar nesnesi olarak görür. Zaman zaman Charlie, Nemur'un kendisine ”daha önce yokmuş” gibi davranmasına karşı isyan ederken, aslında bir birey olarak var olma mücadelesi verir.
(...) ”Zekan geliştikçe, sorunların da o ölçüde artacak, Charlie,” dedi. ”Zihinsel gelişmen duygusal gelişmeni aşacak. Ve zaman içinde bana sormak istediğin pek çok şey olduğunun farkına varacaksın. Senden sadece, bir şeye ihtiyacın olduğu vakit gelmen gereken tek yerin burası olduğunu hatırlamanı istiyorum.”(...) Beni yaratanın o olmadığını anlaması için ne yapmalıyım acaba?
Öte yandan Burt, Charlie'nin iki kutup arasındaki bilimsel köprü olurken, Alice Kinnian ile kurduğu bağ ise romanın en hüzünlü damarı. Alice, Charlie'nin değişimine hem hayranlık hem de dehşetle tanıklık ederken, zeka farkının yarattığı uçurum onları en yakın oldukları anlarda bile birbirinden koparıyor. Charlie artık 'her şeyi' biliyor ve bu bilgi, sevginin o basit ve saf dilini kaybetmesine neden oluyor üzücü bir şekilde.
(...) Alice'e karşı duyduğum hislerin benim öğrenme yeteneğimin artmasıyla ters orantılı olarak, ona tapmaktan, onu sevmeye, ona karşı şefkat duymaya, minnet duygularına ve sorumluluk hissine yani geriye doğru yol aldığını fark etmiştim.Algernon ise bu trajedinin en sessiz ve en güçlü simgesi. Charlie, Algernon'la kurduğu bağı ”aynı kaderi paylaşan iki denek” üzerinden kuruyor. Algernon'un romanın ilerleyen sayfalarında gerçekleşen zekasındaki gerileme, Charlie'nin kendi kaçınılmaz sonunu görmesine vesile olur. Zirveden aşağıya inişi, kazandığı tüm o muazzam entelektüel derinliğin birer birer kum taneleri gibi parmaklarının arasından süzülüp gitmesine şahit oluyoruz biz okurlar.
Profesör Nemur ve Dr. Strauss’un üzerinde çalıştığı deneyin matematiksel hatalarını bizzat kendisinin bulması, hikayenin en ironik noktası. Charlie, kendi sonunu hazırlayan o kaçınılmaz gerileme yasasını (Algernon-Gordon Etkisi) formülize ederken, bilimin soğuk nesnelliği ile kendi varoluşsal sancısı arasında sıkışıyor. Bunun yüküyle birlikte bu süreçte geliştirdiği "kaçış" modu, aslında toplumdan ve sahte otoritelerden bir uzaklaşmadır.
Bu entelektüel zirvedeyken yaşadığı en sarsıcı yüzleşme ise ailesine, özellikle de annesine yaptığı ziyaret. Çocukken kendisini "normal" yapmaya çalışan, başarısız olunca da onu reddeden annesiyle karşı karşıya geldiğinde Charlie sadece geçmişin hayaletleriyle değil, bir kadının çaresizliği ve pişmanlığıyla da yüzleşir. Annesinin zihinsel karmaşası (bunaması) ve babasının onu tanımaması, Charlie’nin zekası ne kadar yüksek olursa olsun sevilme ihtiyacının o 6 yaşındaki çocukla aynı kaldığını gösterir. Bu yüzleşme, onun hayatındaki "boşlukları" doldurur ama içindeki yarayı kapatmaya yetmez.
Zekasını kaybederken yaşadığı o büyük acı, aslında neyi kaybettiğini bilecek kadar zeki kalabildiği o son anlarda daha çok yoğunlaşıyor ve burada okurlar, Charlie'ye daha sıkı bir şekilde bağlanmaktan kendini alamıyor. Zekası geri dönülmez bir hızla erirken kendini son ana kadar rapor yazmaya zorlaması, insan onurunun en saf hali.
Kelimeler zihninden silinirken, imlası bozulurken ve o karmaşık cümleler yerini basit hayretlere bırakırken bile yazmaya devam etmesi, "var olduğunu" kanıtlama çabasıdır. Karanlığa gömülmeden hemen önce, elinde kalan son ışıkla dünyaya bir iz bırakmak ister. Bu raporlar, bir dâhinin veda mektubu değil, bir insanın "Ben buradaydım ve her şeyi anladım" diyen son çığlığıdır.
Charlie'nin Algernon'un mezarına çiçek bırakılmasını istemesi ise, hem kader ortağına bir vefa hem de kendi yitip giden benliğine duyduğu derin bir özleminin ifadesiydi...
Giriş alıntısı kitabın tüm felsefi omurgasını oluşturan Platon (Eflatun) ’un ışık" metaforu, Charlie’nin hikayesinde sadece fiziksel bir görme biçimi değil, ontolojik bir uyanışı temsil ediyor.
Kitap bittiğinde, şöyle kapağı kapattığında okurun üzerine çöken hüzünle bir başınalık kalıyor.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel KeyesHandan Haktanır