·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Nisan 2026 13:42 İyi bir kitap okuduysam heyecanımı hemen paylaşmak istiyorum, Toprağa ve Güneşe Saldırmak kitabı da bunlardan biri ancak sadece iyi diye nitelendirmek kitaba ve güçlü anlatımına haksızlık olur.
Kitabın 110 sayfalık incecik hacmine rağmen insanın iliklerine işleyen, nefesini kesen, hem bedenen hem zihnen yoran bir ağırlığı var.
Belezi’nin o noktalama işaretlerinden neredeyse arınmış, uzun soluklu, hipnotik cümleleri ise; beni benden aldı diyebilirim,
Gerek dili gerekse kurgusu bakımından muazzam, Süleyman Doğru'nun o su gibi akan ifadelerine de hayran kaldım. Akıcılığını ise şöyle ifade edeyim, kitabın ritmi bir yükseliyor bir düşüyor ama asla durağanlaşmıyor.
Yazar, 1830’lar-1840’lar Fransa’sının Cezayir’i sömürgeleştirmesinin en kanlı ve erken dönemini, iki paralel anlatı ile ele alıyor.
“Meşakkatli İş” bölümleri: Seraphine adlı bir köylü kadının (ailesiyle birlikte) Fransa’dan “vaadedilen” Cezayir topraklarına göçünü anlatır. Tarım kolonisi kurma hayaliyle gelenler, hastalık, açlık, aşırı sıcak/soğuk, zorlu toprak ve yerel direnişle karşılaşır. Umut, hızla çaresizliğe ve yıkıma döner.
“Kan Banyosu” bölümleri: İşgalci Fransız askerlerin gözünden köy yağmaları, katliamlar, tecavüzler, misillemeler ve vahşeti aktarır. Şiddet giderek artar ve sıradanlaşır, askerler “Biz melek değiliz” diye kendilerini aklar.
İki sesin yan yana akması, kitabın en beğendiğim yönlerinden biri oldu. Sömürgeciliğin ne demek olduğunu insanın iliklerine kadar hissettiren duygu geçişlerinden geçiyor, acının en koyu yerinde farkında olmadan bu vahşetin izleyicisi ve suç ortağı olmanın huzursuz edici ağırlığını yüreklerimizde hissediyoruz.
Atatürk'ün önderliği olmasa aynı kaderi yaşayacağımız düşüncesi, kalbimde şükran ve minnet hissini daha da artırıyor.
Kitaplar iyi ki var, kitapla kalın