Buraya ilk geldiğim zamanlarda gerçekten kitapların etrafında toplanmış insanlarla karşılaşacağımı sanıyordum. Bir cümlenin ağırlığını taşıyabilen, bir kitabın altını sadece çizmekle kalmayıp onun altında ezilmeyi de bilen insanlarla karşılaşmayı bekliyordum. Buranın; insan ruhunu derinleştiren fikirlerin, samimi incelemelerin, gecenin bir yarısı insanın zihnini dağıtan o sahici cümlelerin dolaştığı bir yer olduğunu düşünüyordum. Ama zaman geçtikçe şunu fark ettim, burası kitapların bulunduğu bir mecra olmaktan çok, kitap görüntüsü altında insanların kendilerini pazarladığı dijital bir vitrine dönüşmüş.
Artık kimse yazılan şeyin ağırlığıyla ilgilenmiyor. İnsanlar bir metnin düşünsel tarafına değil, paylaşanın dış görünüşüne bakıyor. Günlerini verip gerçekten insan ruhunu didik didik ederek yazılmış nitelikli incelemeler sessizce akışın dibine gömülürken, altına iki tane içi boş cümle yazılmış ve yanına estetik pozlar iliştirilmiş paylaşımlar binlerce etkileşim alıyor. Çünkü buradaki büyük çoğunluk kitapları anlamak için değil, kendisini daha “çekici”, daha “derin”, daha “özel” göstermek için kullanıyor.
Ve sanırım en acı tarafı şu, burada birçok insan kitap okumuyor aslında, sadece kitap okuyan insan görüntüsü veriyor. Kitaplar insanların zihnine değil, dijital karakterlerine hizmet etmeye başlamış durumda. Raflar okunmuş kitaplarla değil, sergilenmek için dizilmiş kimlik aksesuarlarıyla dolu gibi. İnsanlar bir kitabı yaşamak için değil, profilini süslemek için tüketiyor. Çünkü artık birçok kişi için kitap, insanın ruhuna dokunan bir şey olmaktan çıkıp kültürel prestij nesnesine dönüşmüş durumda.
Ve beni en çok rahatsız eden şeylerden biri şu, düşünsel olarak henüz hiçbir ağırlığı olmayan insanların kendilerini büyük bir entelektüel figür gibi sunması. İki tane
Saçlarında tel tel dağılan o rüzgar
Kıyıya vuran uysal bir dalganın sesidir şimdi
Kimseden icazet almamış bir gökyüzü gibi
Gözlerinin kıyısında dinleniyor dünya
Kuşlar
Hiç korkmadan konuyor omzundaki o gölgeye
Bir insan nasıl böyle telaşsız durabilir
Nasıl böyle kök salabilir durduğu yere
Sanki avuçlarında yıllanmış bir sadakat var
Sanki göğsünde
Çocukların koştuğu o geniş meydanlar
Hiçbir söze sığınmadan
Sadece durarak
Sanki dünyanın yetişmek zorunda olduğu hiçbir yer yokmuş da
Biz unutmuşuz
Yüzünde
Mevsimlerin gizlediği bir sabır var
Acele etmeden de
Bir şeylerin eksilmeden kalabileceğine
İzmir'den İstanbul'a gelirken aklımda herhangi bir kitap yoktu. Benim derdim başka şeylerdi. Kullanılmayan istasyonlar, terk edilmiş yapılar, unutulmuş bekleme salonları, insanların çekilip gittiği yerlerde geriye ne kaldığı.
Akşama doğru Sirkeci Garı'na vardım.
Gün ışığı çekilmeye başlamıştı.
Kalabalıkların ilgilenmediği tarafa doğru yürüdüm.
Rayların bittiği, seslerin azaldığı yerlere.
Orada gördüm onu.
Hurdaya ayrılmış eski bir vagon.
Boyasının büyük kısmı dökülmüş, camlarının bazıları çatlamış, içi karanlığa terk edilmiş.
Kapısı yarı açıktı.
Merak edip içeri girdim.
Telefonun fenerini açınca yılların bıraktığı izler ortaya çıktı.
Yıpranmış koltuklar.
Kararmış metal parçalar.
Tavana tutunmaya çalışan kablolar.
Sanki zaman burada çalışmayı bırakmıştı.
Binlerce insanın üstüne oturarak eskittiği bir koltuğa oturdum.
Tam o sırada aklıma bir kitap geldi.
Aytuğ Akdoğan 'ın Sürgün'ü.
Kitabı düşünmeye başlamamla birlikte diğer benlerim de ortaya çıktı.
Ravi karşımdaki koltuğa geçti.
Hiç pencere kenarına oturdu.
Münzevi ise koridor boyunca yürüyüp vagona göz gezdirdi.
Sonunda durdu.
"İnsanın aslında bir değil, iki kişi olduğunu söyleyebilirim. İki ayrı kişilik... Biri tamamen iyi, diğeri ise tamamen kötü olan ve ruhun derinliklerinde gizlenen o karanlık suret."
"İnsanın aslında bir değil, iki kişi olduğunu söyleyebilirim. İki ayrı kişilik... Biri tamamen iyi, diğeri ise tamamen kötü olan ve ruhun derinliklerinde gizlenen o karanlık suret."