·520 syf.····Okunma: 02 Mayıs 2026 18:19 İktidar ve teknoloji arasındaki ilişki, çağdaş düşüncenin en köklü ve en sancılı sorunsallarından birini oluşturmaktadır. Daron Acemoğlu ve Simon Johnson'ın kaleme aldığı Power and Progress, bu ilişkiyi yalnızca iktisadi ya da teknik bir mesele olarak değil; kimin kazanıp kimin kaybettiğini, kimin görünür kılınıp kimin dışlandığını belirleyen derin bir iktidar sorunu olarak ele almaktadır. Eser, teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz biçimde refahı yaydığı yönündeki hâkim anlatıyı köklü biçimde sorgulamakta; bunun yerine teknolojik seçimlerin her zaman siyasi, toplumsal ve ahlaki tercihler içerdiğini ısrarla savunmaktadır.
“Technology does not have a predetermined path. The direction of innovation is shaped by the choices of those who hold power — and those choices reflect whose interests are being served.”
— Acemoğlu & Johnson, Power and Progress, s. 14
Bu alıntı, kitabın ontolojik çekirdeğini özetlemektedir: teknoloji, kendiliğinden gelişen doğal bir süreç değil; belirli çıkarları, belirli bir varoluş tarzını ve belirli bir iktidar düzenini içkin olarak barındıran bir seçim alanıdır. Yazarlara göre teknolojiyi kim yönlendiriyorsa, gerçekliğin hangi boyutlarının görünür ya da meşru sayılacağını da o belirlemektedir. Bu saptama, Heidegger'in Gestell kavramıyla derin bir rezonans içindedir: teknoloji, varlığı açığa çıkaran değil; onu belirli bir biçimde çerçeveleyen ve böylece onu kapatan bir tehdit olarak iş görmektedir. Benim için bu pasaj, tüm kitabın yol gösterici tezi niteliğindedir.
“For most of history, technology has been used to expand the power of elites at the expense of workers. There is nothing automatic about technological progress translating into shared prosperity.”
— Acemoğlu & Johnson, Power and Progress, s. 87
Yazarların bu cümlesi, kitabın tarihsel argümanının özüdür ve bana göre en sarsıcı iddialarından birini dile getirmektedir. İlerleme söylemi, tarih boyunca iktidarın kendini meşrulaştırdığı temel araçlardan biri olmuştur. Acemoğlu ve Johnson, dokuma tezgâhlarından buharlı makinelere, oradan dijital otomasyon sistemlerine uzanan uzun bir tarihsel panoramada, teknolojik kazanımların büyük çoğunluğunun belirli bir azınlık tarafından sahiplenildiğini somut verilerle göstermektedir. Bu tespit yalnızca iktisadi bir eşitsizlik meselesi değildir; aynı zamanda ontolojik bir şiddetin kaydıdır: toplumun büyük kesiminin emekleri, bedenleri ve varoluşları, kendileri adına karar verilirken görünmez kılınmıştır. Bu çerçeve, günümüz yapay zekâ ekonomisini anlamlandırmak için son derece verimli bir mercek işlevi görmektedir.
“The question is not whether AI will be transformative, but who will control it, for whose benefit, and at whose expense.”
— Acemoğlu & Johnson, Power and Progress, s. 312
Kitabın üçüncü bölümünden alınan bu pasaj, yapay zekâ tartışmasını hakimiyet ve kontrol sorununa indirgemektedir ki bu, ontolojik açıdan son derece doğru bir çerçevelemedir. Yazarlar burada, yapay zekânın 'iyi mi kötü mü olduğu' sorusunun yanlış kurulmuş bir soru olduğunu ima etmektedir; esas mesele, bu dönüşümün kimin kararları, kimin değerleri ve kimin lehine işlediğidir. Bu noktada Foucault'nun biyoiktidar analizine kendi ilavemi eklemek isterim: yapay zekâ sistemleri yalnızca ekonomik eşitsizliği derinleştirmez; insanların kendilerini nasıl deneyimlediklerini, neyi olası ve arzulanır buldukları belirler. Dolayısıyla bu, yalnızca bir dağıtım sorunu değil; bir öznellik sorunudur. Acemoğlu ve Johnson bu boyutu tam olarak açık etmeseler de kitabın genel argümanı bu yönde okunmaya son derece açıktır.
Tüm bu güçlerine karşın esere yöneltilebilecek bazı eleştirel sorular mevcuttur. Yazarların önerdiği çerçeve, siyasi müdahale ve kurumsal reform yoluyla teknolojik seçimlerin yeniden biçimlendirilebileceği iyimser bir liberalizmi barındırmaktadır. Bu, direnişin olanaklılığı açısından değerli bir kapı aralamakla birlikte, zaman zaman yapısal güç ilişkilerinin dönüştürülmesindeki gerçek güçlükleri hafifsetiyor izlenimi vermektedir. Öte yandan kitabın kurumsal iktisada ve Batı deneyimine dayanması, Küresel Güney'deki teknoloji-iktidar ilişkilerini ve sömürgeci teknoloji transferinin mirasını yeterince kapsamamaktadır. Bununla birlikte bu sınırlılıklar, eserin genel entelektüel değerini asla azaltmamaktadır.
Sonuç olarak Power and Progress, teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz biçimde özgürleştirici olduğu mitini yerle bir eden, tarihsel kanıta dayalı, kavramsal açıdan iddialı ve siyasi olarak cesur bir eserdir. Acemoğlu ve Johnson, teknolojiyi bir ontolojik zemin olarak değil; ontolojik sonuçları olan bir iktidar alanı olarak konumlandırmaktadır ki bu ayrım, tartışmanın seyrini derinden etkilemektedir. Kitabı, teknoloji felsefesiyle, siyasal iktisatla ve günümüz yapay zekâ tartışmalarıyla ilgilenen herkese içtenlikle tavsiye ederim.