AlphaGo Zero
Başardıklarıyla Geliştiricilerini Bile Korkutan Yapay Zeka Yazılımı: Alphago Zero
AlphaGo, gezegenin en üstün yapay zeka yazılımlarından birisi ve Uzak Doğu kökenli gelişmiş oyun Go üzerine programlanmış makine öğrenimi mimarilerinden. Uzun süre önce bir insanı mağlup ettiğinde gündeme gelen yazılım, sonrasında bir Go şampiyonu tarafından alt edilmişti. AlphaGo Zero adıyla güncellenen yazılım, insanlardan destek almadan Go oyununu öğrenebilecek düzeye getirildi ve ilk rakipleri karşısında ezici üstünlükler sağladı.

Oyunu sıfırdan öğrenip dünya şampiyonlarını ipe dizmeye başladı. Go oyunu satrançtan daha karmaşık hamlelere sahip olmasıyla biliniyor.

İnsanların oynadıkları yüzlerce ileri düzey Go karşılaşmasından veriler toplayan yapay zeka, Google’ın ana şirketi Alpahabet’in yan kuruluşu DeepMind tarafından hayata geçirildi. İşin ilginç ve büyüleyici tarafı, AlphaGo Zero’nun destek almadan bunu nasıl gerçekleştirdiğinde saklı.

AlphaGo Zera, boş bir Go tahtasında temel oyun hamlelerini ve kurallarını öğrenerek işe başladı. Ardından insanlar tarafından oynanan oyunlardan aldığı verileri analiz etti ve kendine karşı milyonlarca oyun oynadı. Bu süre içerisinde milyarlarca kombinasyon ve hamleyi test eden yazılım, tam bir Go profesyoneli haline geldi.

Robot Kendi Varlığının Farkında
Testin orjinalinde, bir kral yeni vezirini seçmek için ülkedeki en zeki üç adamı huzuruna çağırır. Yarışma adil olacaktır. Kral, her bir adamın kafasına mavi ya da beyaz bir şapka koyar. Ardından ayağa kalkarak şapkasının rengini bilebilecek ilk adamı yeni veziri yapacağını ve içlerinden en az bir kişinin mavi şapka taktığını söyler. Adamların her biri karşısındaki kişinin şapkasını görür ve her birinin birbiriyle konuşması yasaktır.

ÜÇ ROBOTTAN BİRİ KENDİ VARLIĞININ FARKINDA
RPI araştırmacılarından Selmer Bringsjord, buna benzer bir testi üç robotla gerçekleştirdi. İki robotun konuşma yeteneğini kapatan araştırmacılar üç robota da aynı soruyu sordu: “Aranızdan hangisi hâlâ konuşabiliyor?” İki robot da bu soruya “Bilmiyorum” yanıtını verirken sadece bir tanesi bunu başarabildi. Kendi sesini duyunca hâlâ konuşabildiğini anlayan robot, “Tamam, şimdi biliyorum” dedi.
Bir insan için çok basit gibi görünen bu durum, bir robot için oldukça zor. Robot soruyu dinlemeli, anlamalı, ardından kendi sesinin ‘bilmiyorum’ deyişini duymalı, diğer robotların sesinden farklı bir ses olduğunu anlayarak bunu tanımalı, ardından orijinal soruyla bağlantıyı kurarak sonuca varmalı ve hâlâ konuşabildiğini anlamalı.

MAKRO FELSEFİ PROBLEMLERİ ÇÖZEBİLİR
Robotlarla yapılan bu testin sonucu, insanlar için umut vaadediyor. Buna göre, yıllarca çözülmeyi bekleyen felsefi problemlerin robotlar tarafından çözülebileceği öngörülüyor. Sonoma State Üniversitesi’nden John Sullins, bunun çok doğru bir adım olacağı kanısında.
Geçtiğimiz yıl Rus ve Ukraynalı iki bilgisayar mühendisinin geliştirdiği yazılım, Turing testini geçen ilk yapay zeka olmuş ve Eugene Goostman karakteriyle sorulara verdiği yanıtlar sonucu kendisinin 13 yaşında bir insan olduğuna ikna etmişti.

Yapay Zeka
”Tarihte üç büyük olay vardır: Bunlardan ilki, evrenin oluşumudur. İkincisi, yaşamın başlangıcıdır. Bu ikincisi ile aynı derecede önemli olan üçüncüsü ise, yapay zekanın ortaya çıkışıdır.”
Edward Fredkin

Esra Koç, Aşkın Metafiziği'yi inceledi.
20 May 22:20 · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...

sonumuzu ne getirecek? Küresel ısınma? Süper bir volkan? Nükleer kış? Herhangi bir biyolojik silah? Tanrının felaketleri?! Meteor çarpması? Uzaylılar? Yapay zeka? veya . . . İnsanoğlu, kıyamet için, hiç bir dönem bu kadar çok senaryo bulamamıştır herhalde!

dikenprenses, Konrad Ya da Konserve Kutusundan Çıkan Çocuk'u inceledi.
19 May 00:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Küçükken okumuştum ama aklımda kalan bir kitap. Yaşlıca , çocuğu olmamış bir kadının evine yanlışlıkla gönderilen bir kargoyla başlıyor hikaye. Kadın da çok ilginç bir karakterdi, değişik halı desenleri üretip dokuyarak para kazanıyordu. Hikaye biraz Yapay Zeka vari. Yapay zekalı fabrika üretimi çocukları konu alıyor.
Çocuklar için ilginç ve sürükleyici bir kitap.

Gamze Özmen, Düşmüş Melekler'i inceledi.
 18 May 15:44 · Kitabı okudu · 17 günde · Beğendi · 5/10 puan

Ölüm makinesi Takeshi Kovacs’ın maceraları devam ediyor. (Yalnız o soyadının sonu Sırpçadaki gibi –ç diye okunacak) Bu sefer kendileri bir isyan sonucu uzak bir gezegen sisteminde başlayan savaşta kiralık asker olarak boy gösteriyor. Tabii rahat durmuyor ve savaş bitmeden, savaşa etki edeceğini düşündüğü arkeolojik bir maceraya atılıyor. Türlü türlü belalara bulaşıyor, ağır badireler atlatıyor ama anası Kadir Gecesinde doğurmuş olacak ki kurtulmasını da biliyor. (Bu spoiler sayılmaz umarım çünkü serinin 3 kitap olduğunu biliyoruz)
Bir de karı kız peşinde bu kadar koşmasa… Taktı kitaptaki gacıya, sinir oldum. Kitabın içine girip “Sen Takeshi Kovacs’sın kendine gel, yakışıyor mu senin gibi eski bir Kordiplamata bu hal ve tavırlar?” diye sarsasım geldi. Neyse ki toparladı sonradan. Kitap onun ağzından olmasına rağmen ne zaman ne yapacağını, hangi tarafta yer aldığını kestiremiyor insan.
Düşmüş Melekler, ilk kitap gibi alıştıra alıştıra değil bodoslama olayların içine daldırıyor insanı. Değiştirilmiş Karbon dijital transfer, yapay zeka, sanallık, gelişmiş teknoloji, dünya dışı yaşamlarla ilgili bir kitaptı. Düşmüş melekler ise bizi bir savaş ortamına götürüyor ama amacı savaşı anlatmak değil. Savaşlardan kimlerin karlı çıktığını, kapalı kapılar ardında dönen oyunları, güç savaşlarını, ikili oynayan insanları anlatıyor. Savaştan kasıt öyle çiyu çiyu sesler çıkaran silahlarla gerçekleşen uzay savaşları değil. Çok da yabancısı olmadığımız kişiler ve olaylar var: Her iki taraf da eşit derecede haksız ve cani ruhlu, 3-5 kişinin keyfi için sayısız asker ve sivil ölüyor (pardon askerler tekrar tekrar ölüyor çünkü kılıf teknolojisi sağolsun delirene kadar askerleri savaşa sürüyorlar), savaş tacirleri savaş sırasında ve sonrasında her durumda zarar etmeyecek şekilde akbaba gibi bekleşiyorlar, zenginlerin çıkarları için masum siviller,hayvanlar ve doğa katlediliyor. İnsanlık olarak medeniyetimizi bu kadar uzak mesafeye ve zamana ne kadan da güzel yaymışız öyle!
Gelelim en sevmediğim kısma: Kitabın adını beğenmedim. Değiştirilmiş Karbon daha özel bir isimdi kitapta nelerle karşılaşacağınıza dair ipucu veren türden. Ama düşmüş melekler deyince fantastik kurgu türü kitaplar ne bileyim lucifer mucifer akla geliyor. Belki de ben fazla takıntılıyım kitabın ismi o kadar önemli mi içeriğinin yanında? Evet hem de çok önemli okuyacağımız kitapları isme, konuya, yazara, türüne bakarak seçiyoruz sonuçta. Yine de ismi kitabın içeriği ile tamamen alakasız da diyemem, kitabı okuyunca bu ismin nereden geldiği, kim veya kimler için kullanıldığı anlaşılıyor.
Sonuç olarak ilk kitabın gerisinde bulsam da bu kitap da önceki gibi son 100 sayfada hızlı ve akıcı geçti. Seri kitapların genel sorunu, aralarında birinin en zayıf halka olması. Umarım zayıf halka bu kitaptır zira 3. kitapla ilgili beklentilerim büyük.

Öncelikle kimse bu gidişatı nasıl durduracağını bilmiyor.Bazı uzmanlar yapay zeka, nanoteknoloji ya da genetik gibi tek bir alandaki gelişmelere hakim ama kimse her konuda uzman değil. Bu yüzden tüm noktaları birleştirerek resmin tamamını görebilme yetisine sahip kimse yok. Farklı alanlar biribirlerini öyle karmaşık şekillerde etkiliyorlar ki, en iyi beyinler bile yapay zeka gibi bir alandaki gelişmelerin nanoteknolojiyi nasıl etkileyeceğini ya da tam aksi bir durumun neye yol açabileceğini öngöremiyor.

Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi, Yuval Noah Harari