·128 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Mayıs 2026 20:53 BİR OTOPSİNİN ANATOMİSİ
Fransız yönetmen, komedyen, yazar Jean-Louis Fournier’in otobiyografik sayılabilecek minik kurmacası Otopsim öyküsünden bahsetmek istiyorum. Fakat nereden başlayacağımı bilemiyorum. Aslında cesur yazarları okumaktan daima farklı bir lezzet almışımdır. Ama bu kez durum biraz farklı çünkü cesaretin sınırları olup olmadığını sorgular haldeyim. Belki de en baştan başlamalıyım:)
Fournier’ı ilk kez okuyorum. Onunla tanışmak için galiba en doğru kitaptan başladım zira kitap tamamiyle yazarın iç dünyasını anlatıyor. Cesurca, söz sanatlarının arkasına saklanmadan, olabildiğine yalın ve olabildiğine gerçek, tabi ki her gerçek kadar da keskin ve acı, dahası yoğun bir kara mizaha bulayarak yazılmış bir öykü bu. Aslında yazarımız bu tarzın hayatı da yaşama biçimi olduğundan bahsediyor. Fournier kitabın ortalarında bir yerde hayatı boyunca doğal ve sahici olmak istediğini ve bu sebeple de çoğu zaman hoşa gitmediğini söylüyor. Şiirlerde dahi sadeliği sevdiğinden bahseden yazar bu özgün tarzını da kitaba kişisel görüşlerine dayanan kısa ve net cümleler ile olduğu gibi aktarmış. Bu yüzden okuyucu kurmacanın içine girince ciddi anlamda rahatsız oluyor. Anlayacağınız üzere ev sahibimiz ne konuksever bir ev sahibi ne de geçinilmesi kolay biri..
Peki ne anlatıyor bu hafif çatlak, cesur adam? Fournier’in kurmacası, adından da anlaşılacağı gibi Fournier’in ölümünden sonraki tahmini süreci ve o esnada ruhunun serzenişlerini anlatıyor. Bu pek alışık olduğumuz tarzda bir iç hesaplaşma değil. Zira yazar kendini gerçekten bir otopsi masasına yatırıp her uzvu, her organı, her hücresi için ayrı ayrı incelemede bulunuyor. Bedenini insanlık için bilime bağışladığını söyleyen kahramanımız, ruhunu da anılarıyla birlikte yine insanlık için bizim seyrimize açıyor. İnsanın kendine dürüst davranması ne kadar zordur. Hele de bunu yüksek sesle yapması. Ama Fournier cesurca hayatına dair ve de dolayısıyla kendine dair pek çok ayrıntıyı dürüstçe, hatta dalga geçerek önümüze koyuyor. Kendini eleştirdiği kadar alttan alta övüyor da..
Bu tarz biraz narsizim kokuyor değil mi? Gerçekten de kitapta herhangi bir beğenilmeme veya dışlanma kaygısı görmüyoruz. Yazar en lanetli, en karanlık yanlarını anlatırken dahi o kadar rahat ki.. Hatta pişmanlıkları için “Gerçekten pişman mı?” sorusunu kendinize sormadan edemiyorsunuz. Yazarların önemli bir kısmının taşıdıkları sanatçı ruhu dolayısıyla bir miktar narsist olduğunu düşünürsek, Fournier’in üzerindeki bu narsist gömleğide sırıtmıyor diyebiliriz. Çünkü henüz -yaşayan- birinin yargılanma kaygısı gütmeden kendini bu denli minik parçalara ayırmasını son derece ilginç ve cesurca buluyorum.
Her kitabın bir amaç doğrultusunda yazıldığını düşünürüm. Peki bu kitabın yazılış amacı ne? Fournier sadece eğlencelik bir kitap yazmış olamaz, bilakis yazdığı diğer kitaplarını da ne amaçla yazdığını yine bu kitapta kendi anlatıyor. Yani bilinçsizce tasarlanmış, savruk bir kurmaca değil bu elimizdeki.
Kitabı bitirdiğimden beri bir insanın kendini neden böyle didik didik ettiğini, hatta bunu gözler önünde neden yaptığını düşünüp duruyorum. Ve sonunda şu kanıya vardım; hayatının sonlarına yaklaşmış yorgun bir ruhun ölüm olgusunu somutlaştırıp, otopsi masasında onunla tenis maçı yapması ne kadar absürd geliyor size bilmiyorum. Fakat o somutlaşmış nesneye anlam yükleyen ve o somut nesnenin ne/neler için kullanıldığını sorgulayan ruhun/bilincin sesi sanki okura şu mesajı veriyor: “Sahip olduğunuz bedeni siz ne için ve nasıl kullandınız? Peki bu sizi mutlu etti mi?”
Sevgili okur, Otopsim herkesin okuyabileceği veya lezzet alabileceği bir kitap değil. Yazarın sıradışı tarzı yanında sert gerçekliği de rahatsız edebiliyor. Fakat dürüstçe bir yorum yapmam gerekirse kitap beni çok etkiledi. Acaba ömrümün sonunda hayatımı sorgularken ben ne düşüneceğim merak ediyorum. Fournier tüm o alaycı tarzına, keskin ve net üslubuna rağmen, gerçekte hissettiklerini kitabına yazmadığı kelimelere, o kelimelerden oluşturduğu satır aralarına saklamış. Peki siz de o alt metni görebiliyor musunuz?
İyi ki kitaplar var…