Elhamdülillah, güzel bir tanışma oldu.
İhsan Fazlıoğlu bir şekilde sürekli etrafında dolaştığım; lakin şu ana kadar kendisinden bir şey okumadığım biriydi. Şimdiye nasipmiş ve güzel oldu.
Gönlüme değen şeyler oldu kendisinden. Gönle bu kitaptan değenleri bir yekun üzerinde tartışmak çok kolay olmayacak, çünkü eser farklı zamanlarda dergilerde yayınlanan denemelerinden oluşuyor. Fakat İhsan Fazlıoğlu dertli olunması gereken konuları gündeme getirmiş, Allah (cc) kendisinden razı olsun.
Bu kitabı okurken, insan tanımı tartışılmaya açılmak zorundadır; İhsan Fazlıoğlu'nun takip ederek ya da etmeyerek. En azından bu coğrafyada kimseler insanın tanımının ne'leri içerdiğini bilmesi gerekir ya da bu tanımların Batı'dan farklılıklarını işitmesi gerekir. Bazı alıntılar ile en azından İhsan Fazlıoğlu'nun işaret ettiği şeyleri aşağıda görmüş olabileceğiz.
Bireysellik ve toplumsallık tartışması önemli bir yer tutar, İhsan Fazlıoğlu'nun eserinde. İddia şudur ki; insan başta toplumsal yapı içinde hayat bulur ve sonrasında birey olmayı keşfeder. Bu süreci inşaa eden kavramlar alıntı kısmında ümid ederim ki bulunabilecektir ve kavramlaştırabileceklerdir.
Belki tam olarak bu terkip ile söylemese İhsan Fazlıoğlu için insan yol'da olandır (din'i olandır). Ne'reden ne'reye gittiği ile ilgili sürecini manalandırabilene insan der. Her ne kadar sivriltilmiş olsa da yazılardan bunu çıkarıp sloganlaştırdığımda yerleşik hali bir tuğla koymaya yol açıyor benim için.
Gönül istiyor ki; dostlara biraz baskı ve naz ile bu kitabı okutturup mütalaa etsek. Lakin dünya dostun dost için kitap okumasının önüne kendini koydu.
Alıntılar
***
Her ne olursa olsun insan denilen soruya verilen her yanıt, insana öngörülebilir bir hayat sunmak zorundadır. Canı, aklı, soyu, malı ve inancı koruyamayan bir yanıt, yanıt değil; yanlış yola götüren daha karmaşık bir sorudur. Sonuçta, insanın hissî, vicdanî ve aklî yapısını beraberce dikkate alan, can, akıl, soy, mal ve inanç sınırlarını koruyan her yanıt, insanı âbid, âşık ve nâtık kabul eden itidal sahibi, mutedil bir yanıttır. Bu nazarî çerçevede, modernitenin yarattığı çağdaş ideolojilerin, çözümlerin ve yaklaşımların, kanımızca en önemli alâmet-i fárikası, insanı üç boyutlu bir var-olan olmaktan çıkartıp indirgemeci yanıtlara mahkûm etmelerinde aranmalıdır.
***
Bütünü önceleyen, tekillikleri, bireysellikleri önemsemez. Örnek olarak "insan haklan" tamlamasını sabit bir öz olarak gören bir zihniyet için bazı insan tekillerinin haksızlığa uğraması bütün adına çok da önemli değildir.
(Devamında mana olarak bir yerlerde İhsan Fazlıoğlu insanı tekil olarak da çok önemsemenin de zulme yol açabileceğini oldukça isabetli bir şekilde ortaya koyar).
***
... Nizam-ı alemin sahih bir şekilde kurulması ve sürdürülmesi düşünürler (hukema), bilginler (ulema) ve ariflerin (urefa) vazifelerini yerine getirmesiyle mümkündür.
(İhsan Fazlıoğlu insanın yanıtını tartıştığı ilk alıntıya benzer bir şekilde, kavramı bireyden nizam-ı aleme taşıyor).
***
Ağaca ya da ormana, kısaca dış-a-rı-ya dikkat kesilen bir kişiden bize ağacı ya da ormanı anlatması istenilse bu kişiye, anlattıklarının, biraz ağaç ya da orman biraz da kendi olduğunun anımsatılması gerekir Çünkü şeylerin, kişiden mutlak bağımsız durumları hakkında bırakınız bilgiyi bir kanaatimiz bile yoktur. Şeyın var-olması ile idrak edilmesi arasındaki ayrım yine karşımıza çıkıyor: mevcûd ne ise nedir; ancak malum bilinen şey ile bilen kişinin ortak ürünüdür. Söz konusu durum, insanın yalnızca bilme eyleminde ortaya çıkmaz elbette; duyumlama, algılama, sezme, sevme, âşık olma, hoşa gitme, önemseme, hatta inanma gibi öteki tüm msanî edimlerin de özelliğidir. Kısaca söylenilirse, inandıklarımız bile inanılan şey ile inanan kişinin birleşimidir/sentezidir. Her insanın bir âlem olduğunu söyleyen kadîm sûfi irfânî kültürümüzün, Hz.Insan'ın âlemlere rahmet olduğunu ifade eden âyeti yorumlarken, âlem kavramını yalnızca Evren anlamında değil, aynı zamanda insan olarak da anlaması bu dikkatle ilgilidir.
***
Bir yerden gelmek, bir yerde bulunmak ve bir yere gitmek, zamanı çizgisel varsayar; bu çizgisellik kişinin hayanın biricik kılar; biricik olan ve bir daha tekrarlanamayan bu hayat en nihayetinde son bulur. Bu tasvir, bir yerde hayat süren insanın hayatının değerini artırmasının yanında nasıl yaşaması gerektiğini de düşündürür. Sorumluluk, ahlak, tüm bu yapılar insanın bulunduğu yerde daha anlamlı bir hayat sürmesini sağlamak içindir.
(Yol'da (din'de) olmak).
***
Bir savaşta bir yeri bombalamak, o yeri ele geçirmek için yeterli değildir; mutlaka mekâna/yere doğrudan temas gerekir; bu nedenle savaşta kara, yani yer kuvvetlerinin görevi belirleyicidir.
Büyük halk filozofumuz Temel kendisine "Toparlan! Seni Kıbrıs'a yerleştireceğiz." denildiğinde sorar: "Ne kadar zamanım var?" "En fazla üç saat!" denilince Temel hemen eline bir iki çuval alıp köyün merkezine doğru koşmaya başlar. Evine gidip eşyalarını alacağına köyün merkezine koşan Temel'i takip edenler ilginç bir manzarayla karşılaşırlar: Temel köyün mezarlığında çuvallara mezar taşlarını doldurmaktadır. Sorarlar: "Ne yapıyorsun? Gidip eşyalarını alsana!" Temel'in yanıtı çarpıcıdır: "Eşya her yerden alınır! Ama gavurlar bana 'Bu topraklarda ne işin var?' diye sorduğunda, aha diyeceğim en büyük dedemin mezar taşı, bu da dedemin, ha bu da babamın mezar taşı!
***
... Dışarıya nazar eden insanı konu alan Sokrates ile öğrencisi Platon'un bilgiyi, insanın unuttuğunu hatırlaması şeklinde tanımlamaları; Platon'un insanın düştüğü bu durumu izah için inşa ettiği istiâre-i temsiliye, düşünce tarihinde içeriye yönelmenin ilk adımlarını teşkil eder. Öyle ki, Platon dışarının bilgisini bile içeriye yerleştirir. Bu sürecı, öğrenci- Aristoteles tamamlar: De Anima yani Kitâbu'n-nefs yani Kendi'nin Bilgisi. Nübüvvet ile ondan beslenen süfi düşünce okulları ise insanın kendine ilişkin bilgiden ziyade, insanın kendini tanımasından bahsederler: "Men arefe nefsehü te-kad 'arefe Rabbehu": "Kendim tanıyan Rabbini tanır."
***
Nasıl ki çıplak göz tarafından, teleskop olmadan uzak cisimler, mikroskop olmadan küçük cisimler görülemezse akim gözü olan, ona teleskop ve mikroskop hizmeti veren kavramlar olmadan da akıl göremez; öte bir deyişle akıl yalnızca kavramına sahip olduğu şeyi görebilir.
***
Cehalet kelimesinin kökü olan 'c-v-l dönmek, dolaşmak, amaçsızca ve nereye gittiğini bilmeksizin daireler çizerek endişeyle gezinmek; ilim kelimesinin kökü olan i-l-m' ise nişan, yol işareti, alâmet gibi anlamlara sahiptir. Her iki kelimenin anlamı, köklerini çöl ile bedevi arasındaki günlük ilişkilerde bulur. Bu nedenle, ilim esas itibarıyla çölde yol almak, dolayısıyla hayatta kalmak için takip edilmesi gereken yol işaretlerine, bir bütün olarak bir hat/çizgi oluşturan alâmetlere göre yol almak demek iken cehalet, habersiz kalındığında ölümle sonuçlanabilecek, bir hat oluşturan yol işaretlerinin rehberliğinin kaybedilmesi demektir ki, yol işaretlerini kaybetmek, çölde başıboş dönüp durmaktır.
***
Bedevî bir gün çölde seyahat ederken, uzaktan çaresizlik içinde kendine el sallayan bir adam görmüş ve hemen devesini ona doğru sürmüş. Zavallı adam uzun günler aç ve susuz kalmanın sonucu bitap düşmüş bir hâlde, gelen bedeviye seslenmiş: "Lütfen biraz su!" Bedevi devesinden inip suyu hazırlarken, adam kendinden beklenmeyen bir çeviklikle bedevinin devesine atlamış ve hızla uzaklaşmış. Bedevi, durumu fark eder etmez dönmüş ve tüm gücüyle arkasından koşmaya başlamış. Sesini duyurabileceği bir mesafeye erişince yüksek sesle bağırmış: "Tamam! Devemi aldın, beni bu çölde bir başıma bıraktın. Varsın olsun! Ama senden rica ediyorum; bu olayı, yaşadığın müddetçe kimseye anlatma!" Devesini, hatta canını değil de olayın başkalarına anlatılıp anlatılmamasını önemseyen bedevinin bu sözlerini duyan adam birden durmuş, geri dönmüş ve "Niçin bu olayın başkalarına anlatılmamasını bu kadar şiddetle istiyorsun; hikmeti nedir?" diye sormuş. Bedevî "İnsanlar bu olayı duyarlarsa bir daha çölde aç ve susuz katmış hiçbir insana yardım eli uzatmazlar da ondan!" diye cevap vermiş.
***
Geleneğimiz, her üç tasavvurun birlikte var olmasını, akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim adına sağlıklı kabul etmiş; kelami ilmin, irfanî marifet ve sûfi zevklışk ile birlikte hemhål olmasını İnsan-ı Kâmil olmak için vazgeçilmez görmüştür. Bu nedenledir ki, kelâmî ilmin temsilcisi Sirâceddin Urmevî, irfânî marifetin temsilcisi Sadreddin Konevî ve süfî zevkin/aşkın temsilcisi Celaleddin Rûmî Konya'da aynı yıllarda yaşamış ve hepsi adlarına muzafun ileyh olan el-Din'in anlamını muzaflarında içkin duruma getirebilmişlerdir.