Frankenstein: Yalnızlığın Anatomisi
8/10
·296 syf.··
Beğendi
·
2026 31. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 06 Mayıs 2026 18:15
Merhaba sevgili 1000Kitap okurları. Sevgili LULU ile yaptığımız ortak okumanın sonunda, birlikte uzun uzun tartıştığımız bu incelemeyi buraya bırakmak istedim. Ayrıca bana kattığı farklı bakış açıları ve olaylara başka pencerelerden bakmamı sağladığı için kendisine ayrıca teşekkür ederim. İnsan gerçekten doğuştan mı canavar olur, yoksa onu canavara dönüştüren şey yalnızlık, dışlanmak ve sevgisizlik midir? Bilgi insanı özgürleştirir mi, yoksa insan öğrendikçe kendi karanlığıyla mı karşılaşır? Ve bir insan, yarattığı şeyin yalnızca yaratıcısı mı olur; yoksa kaderinden de sorumlu mudur? Frankenstein benim için tam olarak bu soruların etrafında şekillenen bir romandı. Kitabı bitirdiğimde geriye korkudan çok zihnimi kurcalayan düşünceler kaldı. Çünkü Mary Shelley yalnızca bir yaratık anlatmıyor; insanın kibriyle, vicdanıyla, yalnızlığıyla ve kendi yarattığı şey karşısındaki sorumluluğuyla yüzleşmesini anlatıyor. Açıkçası kitabı okuma isteğim Netflix uyarlamasını izledikten sonra başladı. O karanlık atmosfer, yaratığın içindeki kırılmışlık hissi ve yalnızlık duygusu beni doğrudan Mary Shelley’nin dünyasına çekti. Sonrasında kitabı okurken elimde yalnızca gotik bir hikâye değil; insan doğasına tutulmuş karanlık bir ayna olduğunu hissettim. Victor Frankenstein’ın beni en çok düşündüren tarafı, bir yaşam yaratması değil; yarattığı yaşamın sorumluluğunu taşıyamamasıydı. Çünkü yaratığa bir beden verdi ama ona gerçekten bir yer vermedi. Hatta kitap boyunca içimde sürekli aynı düşünce dolaştı: Keşke bir adı olsaydı. Sürekli “Frankenstein’ın canavarı” demek bile insanın içinde bir mesafe yaratıyor. Oysa isim vermek bazen bir varlığı gerçekten kabul etmektir. Ve kitabın ilginç tarafı şu oldu benim için: Bütün o cinayetlere rağmen hiçbir zaman kanlı bir vahşet romanı okuyormuşum gibi hissetmedim. Beni asıl rahatsız eden yer, Victor’un yaratım sürecindeki çürümenin kendisiydi. Mezarlıklar, kemikhaneler, çürüyen bedenler… Mary Shelley bunları öyle bir anlatıyor ki insan fiziksel olarak değil, zihinsel olarak ürperiyor. Çünkü Victor o süreçte yalnızca cesetlerle değil, kendi insani tarafıyla olan bağını da kaybediyor gibi. Sonra yaratık çıkıyor karşımıza… Ve dürüst olmak gerekirse kitabın en büyük ters köşesi burada başladı benim için. Çünkü yaratığın ilk hâli düşündüğümden çok daha “insan”. Öğrenmeye çalışan, insanları gözlemleyen, erdeme hayranlık duyan bir varlık görüyoruz. Hatta kendisini Adem’le kıyasladığı yerler beni çok etkiledi. Çünkü gerçekten dünyaya gözlerini yeni açmış biri gibi. Ama Adem’den farklı olarak sevgiyle değil, korkuyla karşılanıyor. Belki de kitabın en acı tarafı tam burada: İnsan olmayı insanlardan öğrenmeye çalışan bir varlığın, yine insanlar tarafından canavara dönüştürülmesi. Yaratığın Victor’dan kendisi için bir eş istemesi de kitabın en çarpıcı kırılma noktalarından biriydi benim için. Çünkü ilk kez öfkesinin altında yatan gerçek şeyi tamamen açık ediyor: yalnızlık. İnsanlardan artık kabul görmeyeceğini biliyor ve kendisine benzeyen tek bir varlığın bile bütün öfkesini dindirebileceğine inanıyor. Ama tam burada Victor’un korkularını da anlamaya başladım. Çünkü mesele artık yalnızca bir yaratık olmaktan çıkıyor. Ya dişi yaratık onu reddederse? Ya insanlara yönelirlerse? Ya ürerlerse? Victor’un “insanlığın vebası olacağım” korkusu tam da burada ortaya çıkıyor. Ve kitap yine insanı iki taraf arasında bırakıyor. Çünkü yaratığın isteği çok insani: sevilmek, anlaşılmak ve yalnız kalmamak. Ama Victor’un korkuları da tamamen haksız değil. Bir de kitabın beni en çok etkileyen taraflarından biri, yalnızca bir hikâye anlatmamasıydı. Sürekli farklı sorgulamalara kapı aralıyor. Özellikle yaratığın kendisini Adem’le kıyasladığı bölümler, kitabın yalnızca gotik bir roman olmadığını çok net hissettirdi bana. 1818 gibi bir dönemde yazılmış bir kitabın bugün hâlâ insanı bilgi, yalnızlık, yaratmak, vicdan ve insan doğası üzerine düşündürmeye devam etmesi gerçekten hayranlık uyandırıcı. Yaratığın “Eğer kalplerde sevgi uyandıramıyorsam korku salacağım.” sözü hâlâ aklımda dönüp duruyor. Çünkü o cümlede yalnızca öfke değil, kırılmış bir aidiyet duygusu da var. Görülmek isteyen bir varlığın, sonunda korkularıyla var olmaya çalışması… Bir de bütün bunların 1818 yılında, yirmili yaşlarının başındaki genç bir hanım tarafından yazılmış olması gerçekten hayranlık uyandırıcı. Aradan geçen yüzyıllara rağmen hâlâ yeniden yorumlanması, yeniden filme çekilmesi ve yeni nesilleri kendine çekmeye devam etmesi de bunun en büyük kanıtı sanırım. Frankenstein benim için yalnızca bir korku ya da gotik roman olmadı. Daha çok insanın içindeki karanlıkla, yalnızlıkla, aidiyet ihtiyacıyla ve bilgi uğruna kaybedilen vicdanla ilgili büyük bir sorgulamaydı. Satır aralarında görüşmek üzere.
FrankensteinMary Shelley · Everest Yayınları · 202523 okunma
··
206 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
2026 da okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu ve beni bu serüvende yanlız bırakmayıp bu kitabı birlikte okumayı teklif ettiğin için teşekkür ederim. Kitap bitince yaptığımız sohbetler, yorumlar ruhumu doyurdu. Son bir hafta biraz hasta olduğum halde bu kitabı seninle yorumlamak çok iyi geldi. Şifacılığın, anlayışın ve güzel yüreğin için teşekkür ederim. Gotik bir kitaptan ziyade, insanların hezeyanlarını, bencilliklerini,hayal kırıklıklarını ve zalimliklerini anlatan bir başyapıt bence herkes okumalı ya da kimse okumamalı sadece bizim olmalı (Şaka tabii) Yüreğine ve kalbine sağlık.
Ecenin kitaplığı
Gönderi Sahibi
LULU Evet, o filmi gerçekten izleyip üstüne uzun uzun konuşmalıyız bence. 🖤 Ben de hâlâ izleyemedim ama sanırım kitabın ardından çok daha farklı hissettirecek. Özellikle artık karakterleri ve iç dünyalarını bu kadar yakından tanıyınca filmi izlemek ayrı bir deneyim olacak gibi hissediyorum. İyi ki okuduk gerçekten. 🥹